Yaşamaktan Vaz Geçmeden Önce Okumanız Gereken Gerçek Bir Yaşam Hikayesi

Çok sağlam fiziksel bir travma geçiren bir insanın “hayatta kalmak” ile “yaşamaya devam etmek” arasında kat edebileceği en uzun mesafe ne olabilir sizce ? Bu sorunun yanıtını beraberce aramadan önce kavramlarda anlaşalım. “Hayatta kalmak” başa gelen travmadan kurtulup yaşamaya devam etmek anlamında kullanılan genel geçer bir ifade. “Yaşamaya devam etmek” ise nefes alıp vermekle, Mazlow’un ihtiyaçlar piramitinin tepesinde yer alan kendini gerçekleştirmek deneyimi arasında herkesin kendince yaşamaktan ne anladığına göre çok farklı deneyimlediği hayat dediğimiz hanın iki kapısı arasındaki yolculuğumuzu tanımlamak için yerli yersiz kullandığımız başka bir ifade.
 
Şimdi durumu biraz daha somutlaştıralım. Bir araba karşıdan karşıya geçerken size fena halde çarpsa, hayatta kalma şansınız nedir sizce ? Diyelim ki hayatta kalmayı başardınız, modern tıp sizi ne kadar rehabilite edebilir, ve sonrasında siz hayatınıza ne koşullar altında devam edebilirsiniz ? Başka bir ifade ile insanlık tarihinde mezardan hayatın tepesine doğru yapılmış en uzun sıçrama, (sizin boyunuz, hayatınız boyunca sizce düştüğünüzün en sefil durumdan sizce vardığınız en iyi nokta arasındaki mesafe olarak tanımlansa), boyunuzun  kaç katıdır ? Bu sorunun yanıtını merak ediyorsanız aşağıdaki satırlara bir göz atın.
 
Kahramanımız Ramona Pierson, 16 yaşındayken kardiyolog olma hayali ile Berkeley Üniversitesi’ne başlayan, ileri olarak nitelendirilecek bir zekaya, ancak okuduğu üniversitenin ücretini karşılamaya yetişmeyecek ekonomik güce sahip, 1962 doğumlu bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı. Aynı koşullarda 3 tarafı denizlerle çevrili bir ortadoğu ülkesinde doğsaydı muhtemelen ergenliğini geçirdiği 1980’li yıllarda, “bizim kızın matematiği çok iyiydi hiç kırık getirmedi, üniversiteye gitmek istedi ama babası istemedi, benim bir tane kızım var dedi, göndersek iyiydi, evde çok darlandı, hiç evlenmedi, doktor anksiyetesi var dedi, kaplıcaya götürdük, orada iyiydi, döndüğümüzde yine kötüledi, ona fazla insan yaramıyor” tiradı ile kendi ailesi tarafından potansiyeli, psikoza çevrilebilirdi, ama onun kaderinde Amerikan Deniz Kuvvetlerinin, üniversitelerdeki dehaları devşirme programında fark edilip 18 yaşında gizli görev karşılığı burs verilerek, henüz Berlin Duvarının yıkılmadığı, glasnost’un Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde en fazla ucuz masal ismi  olabileceği bir dünyada, rusların kuzey nükleer başlık taşıyan füzelerini nerelere konuşlanmış olabileceğini, karmaşık matematiksel modeller türeterek tahminleyip, F-18 pilotlarına servis etmek vardı.
 
1982’de 18 yaşındayken, her akşam üzeri yaptığı gibi o akşam üzeri de donanmadaki işini bitirdikten sonra saat 4’de günlük 20 kilometrelik koşusuna yeni başlamıştı ki, kendisine yeşil yanan trafik ışıklarından karşıya geçmeye yeltendiği anda, kırmızıda geçen sarhoş bir sürücü tarafından vücudu ve hayatı paramparça edildi. Biraz daha detay vermek gerekirse, köpeği çarpmanın etkisi ile anında öldü, Ramona’nın bacağı tekerleğe sıkışarak en az bir tur dönerek parçalandı, arabanın tamponu boğazını kesti, aort damarı yırtıldı, ağzından kanlar fışkırmaya başladı, o sırada oradan geçmekte olan  cesur ve bilinçli bir takım insanlar, kalbini çalıştırmak için masaj yaptılar, aralarından biri, muhtemelen bir doktor, insiyatifi ele alarak boğazını bir tükenmez kalemle delerek ambulans gelene kadar nefes almasını sağladı,  ve hala kalbi atarken muhtemelen hiç gecikmeden olay yerine ulaşan ambulansa bindirilerek hastaneye yetiştirildi.
 
Doktorların yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktu, gelen bariz ölümü biraz yavaşlatmak için vücudunu önce buzla kapladılar ve en nihayetinde zavallı vakayı ilaçla komaya soktular. 18 ay süren uzun bir komanın ardından gözlerini açtığında çile dolu yolunun henüz başlangıcındaydı. Kördü, konuşamıyordu, yürüyemiyordu ve sadece 32 kiloluk bir et yığınıydı. Medikal personel O’ndan bahsederken tıp argosunda insan olmanın gerekliliklerini kaybetmiş hastalar için kullandıkları “Gomer” lakabını takmakta gecikmekle kalmadı, ümitsiz vaka için tam olarak ne yapmaları gerektiği hakkında çok fazla fikirleri de yoktu.  Boynunu, kalbini düzeltmek için yapılan 50’den fazla ameliyat boyunca, vücudunun değişik yerlerine kadavralardan alınmış kemikler, titanyum levhalar ve porselen dişler ve son olarak plastik bir burun yerleştirildi. 


Her sağlık sisteminde olacağı gibi, orada da  bu durumdaki bir hasta için daha fazla yer tutulmasının bir anlamı ve daha fazla çaba harcanmasının bir faydası olmadığına karar verilmesi çok uzun sürmedi. Colorado’daki bir yaşlı bakım evine komadan çıktığından beri 2 kilo almış olarak yani 34 kilo olarak, bir borudan beslenir ve konuşamaz bir halde sevk, bir anlamda kaderine havale edildi. Daha sonraları kendisinin anlatacağı gibi, bakım evindeki yaşlı insanlarda, toplumun çoğunda olmayan bilgelik ve zaman vardı. Ramona’yı gördüklerinde O’nun için ne yapabileceklerini sistematik olarak belirleyip, hayata dönebilmesi için her şeyi ama her şeyi sağlamaya çalıştılar. Bunların arasında battaniyeden, yatacak yere, yemek yemeyi öğretmekten, konuşmayı öğretmeye kadar insan yavrusunun belki de anne babasının sınırsız ilgisi ve şefkatiyle ancak yıllar içinde edinebileceği edinimler vardı. Ona yazmayı Alzheimer’a yakalanmış olan emekli bir öğretmen öğretti, hocasının aynı şeyleri sanki hiç anlatmamış gibi tekrar tekrar anlatmasının öğrenmesine büyük faydası olduğu ileride gülerek anlatacaktı.

Hala kördü ve ayaklarının üzerinde durmaya başladığında, hepimizin bilinçsizce onlarca defa yaptığımız caddede karşıdan karşıya eylemini başarması bile onun için başlı başına bir olaydı çünkü bunu yapmak için körlüğü bir yana post-travma sendromu ile başa çıkabilmesi hiç de kolay olmayacaktı.

Komadan çıkıp yaşlı bakım evine yerleştikten 10 sene sonra 3 farklı deneysel ameliyat geçirerek görmeye başladı. Gözlerini açtığı dünya, daha önce hiç görmediği cep telefonu, laptop’lar gibi şeylerle doluydu.  10 yıl koma ve karanlıkta geçtikten sonra günlük hayatta üzerine kafa yormaya gerek görmediğimiz nesnelere alışması bile kolay olmayacaktı. Örneğin yeniden görmeye başladığı günlerde, bir gece yarısı odada gördüğü şeyin canavar değil çamaşır sepeti olduğunu anlaması için tüm cesaretini toplayıp ona dokunması gerekecekti.

Hikayenin buraya kadar olan kısmı evet çok etkileyici helal olsun kadına diyorsanız, hemen acele etmeyin. 

Sevgili Ramona Pierson, San Fransisco Universite’sinde eğitim konusunda master derecesi aldı daha sonra Stanford’da Neuro Science doktora’sını aldıktan sonra, potansiyelini Amerikan Ordu’sunda çatışma alanında öğrenme alışkanlıkları üzerine çalıştı. The Source ve Synaptic Mash isimli online eğitim üzerine 2 farklı şirket kurdu.

Pierson hali hazırda Declara isminde, mottosu “Dünyanın Öğrenme Şeklini Değiştiriyoruz” yazan bir silicon vadisi şirketinin kurucusu ve CEO’su.


 


Bonus Content: Arkasındaki motivasyon tamamen militarist olsa da, 1. Dünya Savaşı’nın en ilginç karekterlerinden biri olan Adrian Carton de Wiart’ın hayat hikayesi de incelemeye değer.

Boeing 727’yi Kaçırdıktan Sonra 200.000 Dolarla Paraşütle Atlayıp Sırra Kadem Basan Adam

Evet böyle biri var. Hatta hikayesi şöyle.


1971 yılının 24 Kasım günü, yani şükran günü, Portland’da kendini Dan Cooper olarak tanımlayan bir adam, Portland’dan Seatle’a gitmek için Northwest Orient hava yollarından bilet alır.  Sefere koyulan Boeing 727-100 tipi uçağın 18C numaralı kolduğuna oturur. Görgü tanıklarının beyanına göre 40 yaşlarının ortalarında, siyah yağmurluk giyen, ütülü beyaz gömleğinin üzerine kravat takmış, hatta kravatına da bir iğne iliştirmiş efendi görünümlü bir beydir.



Uçak havalandıktan sonra elindeki notu hostese uzatır. Hostes kendisine asılan yeni bir çapkının telefon numarası diyerek kendisine uzatılan kağıtla ilgilenmez, bunun üzerine Cooper hostese yaklaşarak, “Nota baksanız iyi olur, üzerimde bomba var” diye fısıldar.

Not büyük harflerle şu şekilde yazılmıştır “ÇANTAMDA BOMBA VAR, GEREKİRSE KULLANIRIM. YANIMDA OTURMANI İSTİYORUM. KAÇIRILDINIZ” Hostes aldığı eğitime uyarak hava korsanının istediğini yerine getirir ve yanına oturur. Bombayı görmek ister, bunun üzerine Cooper’da çantasını aralayarak, birbirlerine bağlı 8 silindiri, kablolaları ve pili gösterir. Sonrasında da isteklerini sıralar. 200.000 Amerikan doları, 4 paraşüt ve uçağın deposunu doldurmak için havaalanında hazır bekleyecek tanker.

Uçağın pilotu kaçırıldığını yetkililere bildirir. Yetkililerden gelen yönlendirmelere uyarak zaman kazanmak isteyen uçak personeli 36 yolcusuna Seatle’a varışlarının ufak bir mekanik arıza nedeniyle biraz uzun süreceği anons eder. Bu arada Havayolu şirketinin sahibi 200.000 dolarlık fidyenin ödenmesine çoktan onay vermiştir.

Uçak Seatle’e iniş yapmadan önce 2 saat havada turlar, bu sayede hem Cooper’ın ihtiyaçları temin edilebilecek diğer bir yandan da  polisin hazırlıkları tamamlanabilecektir. Cooper bu arada bir bardak burbon daha içer, parasını öder ve paranın üstünü hostese bahşiş olarak bırakmayı ihmal etmez.

Cooper akşama doğru saat 5:24’de Seattle havaalanına inen uçağı pistin iyi aydınlatılmış boş bir yerine çekilmesini ister. Özellikle sivil kıyafet giymesi istenen bir havayolları görevlisi 20 dolarlardan oluşmuş 200.000 doları getirip uçağa teslim eder. Cooper da bunun üzerine yolcuların ve hosteslerin biri haricindeki diğerlerinin salıverilmesine onay verir.

Yetkililer tarafından bir takım bahaneler sürülerek uzatılan yakıt ikmali sonunda biter. Cooper uçağın arka merdivenin aşağıya indirilmiş haldeyken havalanmasını ister. Hem uçuş ekibi hem de havayolu şirketi doğal olarak bu talebe güvenlik nedeniyle karşı çıkınca, Cooper çok uzatmaz, siz bilirsiniz ben nasıl olsa havada indiririm der. Cooper’ın garip istekleri sadece bunlarla sınırlı değildir, uçağın minimum hızda uçabilmesi için flap’ların ve iniş takımlarının açık tutulmasını da talep eder. Cooper’ın niyeti uçağı 190 km/h hızda ve 3000 metrede uçurmaktır. 

Saatler 19:40’ı gösterirken nihayet havalanırlar, Cooper, pilot, yardımcı pilot ve uçuş mühendisi dışında uçtaktaki tek yolcu olankabin memurunun, cockpit’e gidip orada kalmasını ister.  Saat 20:00’de cockpit’de arka merdivenin açıldığına dair bir sinyal belirir. 20:13 de ise kuyruk tarafından kaynaklanan ciddi bir sarsıntı olur ve uçağı tekrar stabil hale getirmek için  pilotun biraz uğraşması gerekecektir.

Planlandığı şekilde uçak 22:15’de Nevada’ya iner. Silahlı adamlar kabinin içinde anlamsız bir arayışa girerler ancak Cooper’ın uçakta olmadığına ikna olmaları çok uzun sürmez.

Seattle’dan beri uçağı takip eden 2 savaş uçağının pilotu da uçaktan atlayan herhangi birşey görmediklerine emindir. Radar kayıtları da aksini söylememektedir.  Gece uçuşunda uçaktan siyah takım elbise ile atlayan birini gözle görmek ne derece mümkündür bu konuda da havacılık otoriteleri tam bir görüş birliğine varamazlar. Uçuş sırasındaki rüzgar, uçağın hızı gibi değişkenlere bakarak Cooper’ın tam olarak nerede uçaktan atladığını kestirmek çok kolay değildir. Tam olarak nerede uçaktan atladığı bulunsa dahi, paraşütü açmadan önce ne kadar beklediğini bilmeden hangi bölgeye düşeceğini belirlemek neredeyse imkansızdır.

Neyseki birisinin aklına deneylerin bilimde ne kadar önemli yer oynadığı gelir ve aynı uçak ve aynı pilotla olayı yeniden canlandırmaya karar verirler. Hatta yaklaşık 90 kiloluk bir maketi arka merdivenden boşluğa sallarlar ve 20:13’de kaydedilen kuyruk hareketinin aynısının yeniden gerçekleştiğini tespit ederler. Artık herkes Cooper’ın uçak 20:13’de iken üzerinden geçtiği Lewis ırmağının oralara bir yere atladığından emindir. Polisler, şerifler, köpekler, dedeler, nineler, bebeler, bölgede yoğun bir arama tarama faaliyeti başlar. Çiftliklere, yaşlı teyzelere sorular sorulur kimsenin gökten 200.000 dolarla inen siyah takım elbiseli adamdan haberi yoktur.

Sistem vazgeçmez. Seattle – Nevada arasındaki uçuş rotası olan Victor 23’ün tamamı üzerinde belki de o zamana kadar tarihin en büyük arama tarama kampanyası başlatılır. Tepesi kırık ağaçların hepsi teker teker havadan tespit edilip etrafında delil araştırması yapılır sonuç çıkmaz. 1972’nin baharında Fort Lewis üssünden 200 askerin, National Guard’ın, sivil meraklıların desteğin alan FBI ajanları daha da derinlemesine 18 gün süren bir kampanyada yüzey araştırması yaparlar ancak yine de sonuç alamazlar.  Su altı hurdacısı bir firma Amerikan halkının takıntısını gidermek için Merwin gölünün 61 metre derinliğini bulan sularını denizaltıyla hayrına karış karış arar ancak onlar da Cooper’ın izine rastlayamazlar. Bu aramalar sırasında faili meçhul bir kadıncağızın cesedi bulunur. Amerikan tarihinin belki de en pahalı, kapsamlı ve derin arama tarama operasyonu koca bir sıfırla sonuçlanır.



Northwest’in peşi sıra aynı rotada uçan bir uçağın pilotunun açıklamaları, ilk önce tahmin edilen düşme bölgesiyle ilgili kafaları biraz daha karıştırır. FBI Cooper’a verilen paraların seri numaraları, kerhanelere, gazinolara, bankalara, kankalara hemen herkese gönderir.  Northwest hava yolları Cooper’ı bulana 25.000 doları helalinden vereceğini açıklar. 2 uyanık cümle aleme duyurulan seri numalarıyla sahte para basarlar. Kendini uyanık zanneden bir Newsweek muhabrine, kendilerini D.B.Cooper olarak tanıtıp, inanmazsa elindeki fidye parasının seri numaralarını kontrol edebileceğini söylerler. Haberi patlatacağını zanneden  uyanık muhabir 30.000 dolar dolandırılır.

Bu arada korsanın gerçek kimliği de bilinmediği için Amerikan yargı sistemi Joe Doe, a.k.a D.B.Cooper isimli hayali bir şahsı yargılamaya çalışıp bir de üzerine hüküm kurmaya çalışır.

1978’e gelindiğinde bir geyik avcısı 727’nin arka merdivenin nasıl açıldığını anlatan bir plaka bulur ve bunun 1972’de gerçekleşen olayla ilintili olduğunu farkedip yetkililere bilgi verir. Plakanın bulunduğu nokta ilk tahmin edilen düşme alanından uzakta olsa da 727’nin uçuş alanı sınırlarındadır.

1980’de 8 yaşında ailesi ile tatil yapan bir velet, kamp ateşi yakmaya çalışırken fidye parasından 3 tomar bulur.  FBI yaptığı araştırmada paranın Cooper’a verildiği orjinal sırada olduğunu bile kayıtlarından teyit edebilecek kadar düzenli çalışmıştır. Her bir tomarda 100 kağıt para vardır ve bu keşif sonlanmayan tartışmaları tekrar alevlendirir. Bu sefer işin içine billim adamları da girerler. Teorilerden biri bu paraların vahşi bir hayvan tarafından taşınmış ve sonra gömülmüş olabileceğini bile iddia eder. Paraların bulunduğu bölgede yapılan araştırmalarda bulunan bir ceset önce heyecan yaratsa da bir kadına ait olduğu anlaşılınca herkesin heyecanı kaçar.

Bulunan tomar akabinde aidiyet kavgası da oluşturur. FBI kanıt olsun diye kendisine 14 adet banknote’u alır. Geri kalanı 1984’de sonuçlanan dava neticesinde parayı bulan velet olan Ingram’la ve havayolunun ödemek zorunda kaldığı fidye parasından kaynaklanan zararı ödeyen sigorta şirketi arasında eşit pay edilir. 2008’de Ingram bu banknote’ların 15 tanesini açık arttırmada 30.000 dolara bir güzel okutur.



2007’de FBI 1972’deki olaydan elinde kalan kravat iğnesinden DNA tespiti yaptığını açıklar. Bu arada Cooper’ın 20 dolar verip aldığı uçak bileti de kamuoyu ile paylaşılır.

Olayın sonrasında komplo teorileri ve ölüm döşeği itirafcılarının ardı arkası kesilmez. En son 2011 yılında Marla Cooper (tıklayın haberin videosunu izleyin) isiminde bir kadın, 8 yaşındayken Oregon’da amcalarının pahalı walkie talkie’lerle garip birşey planladıklarını, uçağın kaçırıldığı gün amcalarının hindi avına gittikerlini söylediklerini ve ertesi gün bir amcasının kanlar içinde araba çarptı diye çiftliğe geri geldiğini anlatır. FBI bu bilgiyi şu ana kadar en gerçeklik vaat eden D.B.Cooper senaryosu olarak algılayıp araştırsa da olayı aydınlatabilmekten hala çok uzakta.




Bir Milletin İnanılmaz "Sıç"raması – Japon’ların Tuvalet Evrimi

Türkçe ve Japonca’nın aynı dil ailesinden geldiğini ilk farkettiğimde (her iki dil de dünyadaki ender aglunative dillerden) ciddi anlamda şaşırmış, önce kendime bu cahilliğimden ötürü kızmış, sonra da bu harika birlikteliğin altından çıkacak müthiş bilgilerin kokusunu alarak olayı derinlemesine araştırma ihtiyacı duymuştum. Aldığım kokuların beni birazdan anlatacağım konulara sinsice çektiğini bilmiyordum, yanılmışım. İlkin Türk’ler ve Japon’ların arasında ciddi anlamda benzerlikler olduğunu farketmeye başladım.  Sonra işi biraz daha derinleştirince esasında hem Japon’ların hem Kore’lilerin (ki onların dili de aglunative) hem de Türk’lerin Cengiz Han’ın soyunun sağa sola yayılmış parçaları olup olmadığını ölesiye tartışan ve birbirlerinin tezlerini çürütmeye çalışan bir yığın yazıyla karşılaştım. Ancak beni Türk’lerle Japon’ların eş soydan gelmiş olmalarına en fazla şüphe ettiren Letter From Iwo Jima filmi oldu. Filmde  köylerinden kopartılıp savaşa sürülmüş Japon askerciklerinin ve bu askerciklere hayt huyt kumanda eden bıyığı yeni terlemiş Japon asteğmenciklerinin hem bodurluk, hem hayt huyt davranış kalıbı olarak benim zihnimde önce babamın askerlik fotoğraflarında yerleşmiş, sonra kendi askerlerliğimde olduğu gibi karşıma çıkmış tiplerden çok farkı yoktu nedense.

Sonrasında servgili Japon’ların kültürlerini ve davranış kalıplarını ufak ufak izlemeye aldım. Sizin anlayacağınız burnumun dikine kubura doğru sürüklenmeye devam ettim. Bir de ne keşfedeyim, dünyada Paruresis’in en fazla olduğu ülke Japonya’ymış. Parusesis pek çoğunuzun bilmediği gibi, insanın etrafındakiler tarafından duyulma ve yerilme korkusuna kapılıp çişini yapamamasını yol açan fobinin adı. Bizim toplumumuzda bildiğim kadarıyla çok sık rastlanan bir durum değil.

Japonya’da bu fobi özellikle kadınlar arasında öyle yaygın bir haldeymiş ki, umumi keneflerde diğer insanlar tarafından duyulmamak için basit bir çiş ihtiyacını giderirken bile devamlı olarak sifonlar çekilir durulur, Tokyo Sular İdaresinin suları oluk oluk israf edilirmiş. Eğitim kampanyaları, tuvalet levhaları bir işe yaramayınca da Japonya’da bolca bulunan Mucit Macit’lerden biri 1980’lerde “Sound Princess” “Ses Prensesi” denilen müthiş bir buluşa imza atmış ve bütün Japonya’yı bu dertten kurtarmış.



Japonya’nın en büyük tuvalet üreticisi Toto’nun (alın size Japon’larla Türk’lerin akraba olduğunun bir başka kanıtı) bir modelini yukarıda gördüğünüz cihazı çok basit bir mantıkla üzerindeki tuşa basılınca sifon.wav dosyasını çalıyor. İleri modelleri ise oturuma duyarlı olarak bu vazifeyi yerine getiriyor. Ortalık sifon sesi ile çınlayınca da Parusesis’in ızdırabından yıkılan sevgili Japon dostlarımız ekstra sifon çekme ihtiyacı duymuyorlar ve hesaplamalara göre cihazın her bir kullanımı 20 lt temiz suyun ısrafını engelliyor. Doğal olarak dünyanın her yerinde olduğu gibi Japonya’da da “bir şeyin çakması ile asla yetinmeyen” kadınlar var ve sifona gereksiz yere asılmaya devam ediyorlar.

Şimdi teknolojiyi ve fobileri bir kenara bırakıp biraz geriye gidelim ve kendimizle yüzleşelim. Milletçe en büyük komplekslerimizden biri ülkemize gelen turistlere, yere koyduğumuz seramiklerin ortasındaki deliklere nasıl olur da hala nişan almakta olduğumuzu açıklamak değil midir ? Konu içimizde o kadar derin bir kompleks yaratmıştır ki en doğulu özelliğimize aslen fransızca olan alaturka sıfatını takarak kendi kendimizi tedavi etme yoluna gitmişizdir halbuki yaptığımız denize kuru sıfatını yakıştırmak kadar anlamsızdır düşünüldüğünde.  Şimdi sıkı durun ve derin bir ohh çekin, zira bizim yıllardan beri batılı dostlarımıza ezile büzüle açıklamaya çalıştığımız helalar esasında Japon malı. 



Yukarıdaki resimde, alajapoturka helaların 2 cinsini görüyorsunuz. Hatta servgili Japon akrabalarımız da bizim gibi evin içindeki tuvaleti pis bir yer olarak gördükleri için mekanda ayrı terlik kullanarak akılları sıra dışsallaştırıyorlar. 

Titizlik konusunda pek çok milletin önünde giden Japon’lar malesef tuvaletlerinin modernizasyonu konusunda yarışa neredeyse en geriden başlamışlar. 1940’lara kadar bir çok Japon’un evindeki tuvalet, domuz ahırının üzerindeki tavana açılmış delik demekmiş. Durumun vehametini anlamayanlar için bir soru, resimde gördüğünüz tahtalar sizce nedir ?


Doğru cevap sevgili dostlar, “Tuvalet Kağıdı”. Çok değil 1 yüzyıl önce, bu sopalar sırt kaşımak veya adam dövmek için değil kıç silmek için kullanıyormuş.

Şimdi bu yazıyı buraya kadar büyük bir sabırla okumayı başarmış sevgili okurumu, tarihin en büyük sıçramalarından biriyle tanıştırmak istiyorum. Bir milletin kıçını tahtayla silmesinden 38 butonlu wireless tuvalet aparatını icat etmesi için ne gereklidir sizce ? Gelin hep beraber düşünelim.

Düşünmeye başlamadan önce Washuretto ismi verilen bu aletleri biraz daha yakından  tanıyalım isterseniz. Yukarıda resimde cihazın ön panelini görüyorsunuz. İtiraf ediyorum, bu alet benim şu ana kadar para biriktirip sahip olduğum bütün elektronik oyuncaklardan  daha karmaşık. Üzerinde tam tamına 36 tuş var ve iddia ediyorum Türk’lerin üzerinde otururken şuursuzca tuşlarına basmayı (hepimizin aklında yer tutan malum korku yüzünden) cesaret edemeyecekleri dünya üzerindeki tek cihaz bu 😉

Cihazın kullanımı ile ilgili detayları merak edenler için, son derecek kapsamlı bir çalışma alttaki video’da bulunuyor.





Tahmin edebileceğiniz gibi bu cihazlar uzun süren araştırma ve geliştirmelerin sonucunda ortaya konmuş. Mesela Japon’ların suyun sıcaklığını vücut ısılarından çok az daha fazla arzu ettikleri belirlenmiş ve cihazın fışkırttığı suyun default ısısı 38 dereceye ayarlanmış. Bunun dışında belli başlı özellikler şu şekilde, suyun nereye fışkırdığına göre basınçta değişim (evet gerçekten nereye isterseniz), koltuklarda ısıtma, alttan soğutma. Bitmedi, oturanı rahatlatmak için Mendelsshon’un Op.62 Frühlingslied’i çalma, urinden şeker ölçme ve raporlama.  

Cihazın Padişah fıkralarında olduğu gibi adamın biri yıkıyormuş, diğeri pudralıyormuş, özelliklerine ilk bakışta müthiş, süper, vay be diye karşılasak da fazla kullanımının aşırı hijyen, basınç, sıcaklık vs gibi durumlardan ciddi rahatsızlıklar yarattığı da şaka gibi olan başka bir gerçek.

Bir milletin gelişmişlik düzeyini anlamak için belli başlı ölçekler vardır derler. Bunlardan biri kaldırımların alçaklığıdır mesela. Bir diğeri de tuvalet kültürüdür şüphesiz. Kabul Japon’lar dünyanın ileri teknolojiye en fazla kafayı takmış milleti, aynı zamanda da temizlik takıntıları  davar, dolayısı ile almış yürümüşler bu konuda, eyvallah. İyi de tahta sopadan Washuretto’ya 1 yüzyıl içinde bu kadar çabuk nasıl sıçramışlar dersiniz ?




Ayılara Dayı Demenin İyi Bir Fikir Olduğuna Dair Birkaç Neden

Madem zahmet ettiniz buraya kadar geldiniz artık ayı da deseniz geçemezsiniz, dayıda deseniz geçemezsiniz burası internet bildiğiniz bilgi hazinesi, o halde buyurun karada yaşayan en tırsılası hayvanla ilgili az bilindik gerçeklere.

Biir.

Ayılar dört ayaklı yani quadruped olmalarına karşın aynı insanlar gibi oturup kalkabilen nadir türlerden biridir. At, eşşek, inek, timsah gibi diğer dört ayaklılar bu davranışı sergileyemezler. Bu kadar hayvan varken insan davranışlarıyla en fazla ilişkilendirilen hayvan cinsinin ayılar olmasının nedeni belki de budur, kim bilir.

Gel otur hele bir karşıma sohbet edek
İkii.

Ayılar karada yaşayan en büyük memelilerden biridir. Yetişkin bir kutup ayısının kütlesi 600 KG’ı bulabilir ve olası bir çarpışma anında ürettiği momentum sizin kullandığınız alüminyum kaportalı japon arabasından fazla olabilir. Bana inanmıyorsanız google’da ufak bir “car hit by bear” araması yapabilir ya da herhangi bir aile büyüğünüzü gaza getirip yetiştiği yörede yaşanmış yaban domuzlarının karıştığı araba kazalarını ve bilimum vukuatları anlattırıp dinlediklerinizi atmasyon efektinden arındırmak için üçe bölüp ayı ve yaban domuzu arasındaki kütle ve hız farkından kaynaklanan momentumun etkisini hesaba katmak için yediyle çarpabilirsiniz.




Bey karşıdaki ayı gibi geliyor aman dikkat et !!!

Üüç.

Ayılar dünyanın en gelişmiş burunlarına sahip yaratıklarıdır. Bazı kaynaklara göre bir ayının koku alma hissi biz insanlara göre 2100 kat daha iyidir. Bunun nedenin beyindeki koku alma merkezi olan olfactory bulb denilen alanın ayılarda insandakinin 5 kat büyük olmasıdır. Burunlarının 20 cm’i bulduğunu ve bu devasa burunun içinde koku alıcılarının insan burnundakilerle kıyaslandığında yüzlerce misli olduğunu da bir kenara not edin. Bu fizyolojik üstünlüğün gerçek hayatta ne işe yaradığına gelirsek şu gerçeği aklınızda tutmanızda fayda var. Siz ormanlık bir alana girdiğinizde aranızda binlerce ağaç, bir tane dere, on tane tepe olsa dahi 10 km ötede sizin varlığınızdan, çantanızdaki mayonez ve sarımsak sürülmüş haşlanmış tavuklu sandiviçinizin varlığından ve konumundan çoktan haberdar olmuş aç bir ayı olabilir. Bu işi ciddiye alan kesim için  doğada kamp yaparken yemeklerini diğer poşetlere göre 50 kat daha iyi hapseden özel poşetler üretilmiş durumda.

Döört.

Oldu da buraya kadar edindiğiniz bilgilere karşın siz yine de bir ayıyla yüz yüze gelmeyi becerdiniz, bu durumda oturup dua etmek dışında yapacağınız hiç birşey yok, zira Ayılar köpek soyundan gelen yaratıklar olup, canları isterlerse 40 km/s’den daha hızlı bir şekilde koşabilirler. Örnek vermek gerekirse Usain Bolt’a a*s deyip kaçmak ayı görünce a*k deyip kaçmaktan daha az riskli bir eylemdir, zira Usain Bolt muhtemelen ne dediğinizi anlamayacak, anlasa da Türk olmadığı için Pavlov’u milletçe her seferinde bıkmadan usanmadan haklı çıkardığımız gibi bu lafı duyduktan sonra bana mı dedin lan dedikten hemen sonra sonu bilinmez ve önü alınamaz bir  kavgaya tutuşma  emri tüm benliğine hakim olmayacaktır, hadi tutun bunların hepsi oldu, Bolt bile ayıdan hızlı koşamayacak, sizi yakaladığında en azından ağzınızı yüzünüzü dağıtıp bırakacak, herhangi bir ayı gibi tek bir pençede kafatasınızı parçalamayı beceremeyecektir.

Beeş.

Her ne kadar bizim dilimizde ayı kelimesi önüne koyulduğu ismi ya da cismi kabalık ve vahşilikle  ilişkilendirmek için kullanılsa da bir çok dilde gücü zarafeti çağrıştıran insan ismi olarak da kullanılmaktadır. Buyurun size saatli maarif takviminden alınma direkt “ayı” anlamına gelen birkaç bay ve bayan ismi; kız olursa Ursula, oğlan olursa Urs,  reisicumhur olmasını isterseniz Medvedev,  çalgıcı olsun isterseniz Bjorg.


Altıı.

Yok arkadaş ben dağa bayıra çıkarım, orada kafama göre gezer takılırım, ayı değil kralı gelse bana bulaşmaz, ben zaten doğaya saygılıyım doğanın da bana aynı saygıyı göstermesini beklerim, aksi bir durum olursa bana yapılan hareketin kralını yaparım demeye devam eden densizler için efsanevi filmimiz, Grizzly Man geliyor. Filmimiz daha doğrusu belgeselimiz, bipolar depresyon hastası bir o kadar da Kuzey Amerika’nın en bilindik ve iri ayı türlerinden oran boz ayıların hastası olan hüvelbaki ayıyedi Timothy Treadmill isimli kahramanımızın son demlerini, kendisini kurduğu kamp yerinden toplamaya gelen teyyare pilotunun meşum olaya kuş bakışı  şahit olup havada panik atak geçirmesinden tutun, ilaçlarını bırakmasaydı bunlar başına gelmeyecekti diyen barda tanıştığı kız kurusuna kadar farklı insanların ağzından resmediyor. Filmin finalinin bir iyi bir kötü yanı var, iyi yanı Timothy’nin bokunu sevdiği ayı kendisini yerken video kamerasının lens kapağının takılı olması ve vahşetin görüntülerini kaydetmemiş olması, kötü yanı mikrofonun olay sırasında açık olması. 



Unutmayın, filmin afişinde  de çok güzel ifade edildiği gibi “In nature, there are boundaries”

Düğün Dili

 
Düğünlere davet hadisesinin çevresinde gelişen olaylar uzun zamandır zihmini kurcalıyordu. Çakma bir antropolog olarak konu üzerine biraz kafa yorunca anladım ki, insan denen yaratığın, söz dili, ses dili, beden dilinden sonra çok önemli bir dili  daha var. “Düğün dili”. Bu kavramı zihnimizde oturtmadan önce biz  home erectus’ların karşı tarafla iletişim halindeyken kullandığımız dilleri hep beraber hatırlayalım isterseniz.

Bir. Söz dili. Tamamen kullandığımız kelimelerin, cümlelerin sözlükteki anlamlarıdır. İletişimde tek başına hiç bir anlam ifade etmez.

İki. Ses dili. Sesimizin tonatilesinden oluşur. Aynı şeyi farklı tonatiletelerde söyleyerek tamamen farkı anlam yükleriz, genel kanının aksine söz dilinden çok daha önemlidir. Karşınızdaki insana ses dilinizi değiştirerek bire bir aynı kelimelerle kullanarak küfür de, iltifat da edebilirsiniz. 

Üç. Beden dili. Çoğu insanın saklayamadığı ruh halini, ortamdaki güven durumunu, konuyla ilgisini, neyin peşinde olduğunu açığa çıkartan ilk 2 dilin üzerinde yatan dildir.

Dördüncü dilimiz olan Düğün dilini ise şu şekilde açıklayabiliriz. İnsanların evlendikleri an olan düğün seremonilerinde, eş, dost, akraba, arkadaş, eski sevgili gibi sosyal çevrelerindeki bütün bireyler ile aralarında olan en net mesafeyi ve pozisyonu düğün süreçlerinde alırlar. Pozisyonun kimin tarafından belirleneceği, evlenen çiftin ekonomik ve kültürel bağımsızlığını kazanmış olması ile de ilintilir, yani kimin kucağındaysanız pozisyonu o belirler önermesi burada da geçerlidir. Örneğin evlenen çift henüz tam bağımsızlığını elde edememiş ise davetli listesi ve masa düzeni üzerinde etkisi düşüktür, genellikle çiftin arkadaşlarına kolon arkası en uzak masa düşer. Bu pozisyon ve mesafe kan değerleri gibi anlık değerleri verir ve kısa vadeli değerlendirme yapmaya yarar, ancak yanıltmaz. Yani bir düğün diline bakarak, söz konusu çiftin ya da bireyin diğer bireylerle olan ilişki seviyesine dair yaşam boyu bir karar veremezsiniz, örneğin nikah şahitleri ile sonradan papaz olup görüşmeyi kesen ya da yaw ben bu herifi o zaman niye nikah şahidi yapmışım kendime, bu neyin kafasıymış diye hayıflanan bir yığın insan vardır ancak o düğünde bir şekilde yakın çembere alınmış insanların, o çiftin zeitgeist’ında önemli yerleri olduğu tartışılmazdır.


Beni bu noktaya getiren birkaç küçük olayı birazdan sizlerle paylaşacağım.

Birincisi 23 Nisan 2011’de benim de davetli listesine alınmadığım bir düğünden sonra kafamı kurcalayan konuydu.
 
Bölüm Biir 
 
İngiliz Kraliçesi’nin Torunun Düğünü’ne  Dünya Devlet’lerinin Halkları Tarafından Seçilmş Yöneticilerinden Birini Bile Davet Edilmemesi

 

Malumunuz İngiltere demokrasinin beşiği olarak nam salmış bir devlettir.  Esasında düşünce ve ifade özgürlüğü, dil, din, cinsiyet ayrımcılığına sistematik olarak tölerans göstermemesi bakımından da dünyanın bu konuda en ileri toplumlarından biridir. Bunu anlamak için  uzun uzadıya İngiltereye gitmeniz gerekmez. Bir Türk vatandaşı olarak İngiltere vizesine başvuru yaparken, sıranız gelene kadar mesai saati telefonunuzu da girişte aldıkları için ne yapacağınızı bilemez halde vize şirketinin akvaryum mantığıyla izole edilmiş bekleme salonunda dolanırsınız. Eninde sonunda sıkıntıdan başvuru bankolarının camlarına yapıştırılmış son derece detaylı kategorilendirilmiş vize tarifesini okursunuz ve son maddelerdeki şu maddelerle karşılaşırsınız. “İngiliz silahlı kuvvetlerinin yabancı misyonlardaki üyelerinin eşleri, nişanlıları, karşı cins veya hem cins eşleri, nişanlıları, sevgilerinin alayına vize ücreti aynı tarifeden.”  Dünyanın bir noktasındaki, bir vize başvuru şirketinin bankosunda bile yerel dille ingiliz toplumu içinde cinsiyet ayrımcılığının yapılamayacağı, gelin damat herkesin aynı koşullarda kucaklandığına dair bir bürokrasi sisteminin verebileceği en ileri mesajlardan birinin karşısında ağzınız açık kalır. “Aaa Aaa dersiniz, nasıl yani ? Şimdi Hindistandan dönen bir İngiliz askeri ? Hadi canım ?? İyi de niye buraya yazmışlar ki bu detayda, kanun zoru herhalde, vay arkadaş…@!*?&”
 
Ancak sistem her ne kadar demokrasi üzerinden işlese de tepesinde monarşi bulunur. 29 Nisan 2011’de gerçekleşen düğün vesilesi ile İngiliz Kraliyet ailesi ve bu sistemin bağlı bulunduğu kurallar adeta 4 senede bir düzenlenen olimpiyat oyunlarının bile karşılaşmadığı bir ilgiyle tekrar su yüzüne çıktı.  Öyle ya olimpiyat 4 senede bir tekrarlanıyordu, kraliçe ise 40 yılda bir düğün yapıyordu. En son Diana’nın yaptığı düğün Türkiye’de yapılan ilk naklen renkli televizyon yayınıydı ve dünya üzerinde 750 Milyon kişi tarafından canlı yayında izlendi. Bu sayede o zamanlar Almanya’daki işcilik macerasını sonlandırarak İskenderun’a dönen en küçük halam, beraberinde işci permisini kullanarak getirdiği Saba televizyon sayesinde eş dost akrabaya bu masalsı töreni renkli olarak izletiren insan olarak kendi yakın çevresinde tarihe bile geçti. Yıllar sonra merhum Diana’nın oğlunun düğünü ise dünyada belki de o zamana kadar İnternet üzerinden yapılmış en başarılı canlı IP TV streami olarak tarihe geçecekti. Bizim hükümetimiz konuya serin kanlı yaklaşıp 29 Nisan 2011 gününü milli bayram ilan etmediği için ben düğünü ofiste, bilgisayarımdan seyretmek zorunda kalmış ve düğünün ihtişamından çok yayının kalitesine hayran kalmıştım. İngiliz hükümeti ise alt sıradan çağırıldığı düğüne gereken saygıyı göstermiş ve ülkede genel tatil ilan etmiş, dolayısı ile ülkenin internet omurgasında dehşet bir yoğunluk yaşanmamıştı.
 
Düğünün Kate’in gelinliği ve baldızın güzelliği başlığı altında tartışılan magazinsel boyutunu bir kenara bırakırsak, seromoni en ince detayına kadar Monarşinin hayata bakış açısını net olarak gözler önüne seriyordu. Resimde; önce mevsimler köşesini yap, sonra çarpım tablosunu öğren, üniversiteyi kazan, iyilik yap iyilik bul, oyunu ver vatandaşlık vazifesini yap şeklinde programlanmış sıradan insanlar için bir eksiklik vardı. Davetiye listesinde siz de bir terslik farkettiğinizi hatırlamıyor musunuz ? Düğün bir kraliyet düğünüydü, zaten resmi adı da Royal Wedding’di ve krallar içindi. Tüm dünya halklarına  işin magazinsel boyutu ve hediyelik eşya kısmı büyük bir cömertlikle pazarlanıyordu. 2011 senesinin en büyük partisinde dünya halklarının seçilmiş liderlerine yer yoktu.

Davetli listesine bakacak olursak, birinci sırada, çok doğal olarak İngiliz Kraliyet Ailesi vardı. Yani Kraliçe, kraliçenin eşi vs. liste ilerleyip gidiyordu. İkinci sırada sizce kim vardı ? İngiliz hükümeti mi ? Hayır. İngiliz parlementosunun başı mı ? Hayır. İngiliz Genel Kurmayı mı ? Ona da hayır. Yabancı kraliyet aileleri son derece özenle ve protokol kurallarının detaylarına göre hazırlanmış listenin ikinci başlığını teşkil ediyordu, resmi royal wedding sitesinden alındığı haliyle liste aynen şu şekilde,

Members of Foreign Royal Families
The Prince and Princess of the Asturias
The Crown Prince of Bahrain
Prince Philippe and Princess Mathilde of Belgium
The Sultan of Brunei and Raja Isteri Pengiran Anak Hajah Saleha
King Simeon II and Queen Margarita of the Bulgarian
The Queen of Denmark
King Constantine and Queen Anne-Marie of the Hellenes
Crown Prince Pavlos and Crown Princess Marie-Chantal of Greece and Prince Constantine of Greece
Sheikh Ahmad Hmoud Al-Sabah of Kuwait
Prince Seeiso Bereng Seeiso and Princess Mabereng Seeiso of Lesotho
The Grand Duke and Duchess of Luxembourg
The Yang di-Pertuan Agong and Raja Permaisuri Agong of Malaysia
Prince Albert II of Monaco and Miss Charlene Wittstock
Princess Lalla Salma of Morocco
The Crown Prince and Princess of The Netherlands
The King and Queen of Norway
Sayyid Haitham bin Tariq Al Said of Oman
The Emir of The State of Qatar and Sheika Mozah bint Nasser Al Missned
King Michael I of Romania and Crown Princess Margarita
Prince Mohamed bin Nawaf bin Abdulaziz of Saudi Arabia and Princess Fadwa bint Khalid bin Abdullah bin Abdulrahman
The Queen of Spain
The King of Swaziland
The Crown Princess of Sweden and The Duke of Västergötland
Princess Maha Chakri Sirindhorn of Thailand
The King of Tonga
The Crown Prince of Abu Dhabi
Crown Prince Alexander and Crown Princess Katherine of Yugoslavia
The Princess Elizabeth of Yugoslavia

Liste aşağıdaki başlıklarda devam edip sonlanıyordu.

3. sırada, İngiliz milletler topluluğunun valileleri,
4. sırada İngiliz hükümeti ve parlementosunun ileri gelenleri.
5. sırada kilise ve Londra’daki diğer din ve inançların liderleri.
6. sırada silahlı kuvvetlerin üst düzey komutanları.
7. sırada aile ve gelin ve damadın arkadaşları.

Gördüğünüz gibi sevgili dostlar, Tonga Kralı düğüne ön sıradan çağırılırken dünyanın halkları tarafından seçilmiş hiç bir lideri düğüne davetli değildi. İngiltere’nin arayı feci halde bozduğu Suriye, Libya, Kuzey Kore gibi ülkelerin elçileri eşleri olmadan sadece gündüz yapılan törene davet edildi. 

Bu Düğünün Dili bütün dünyaya kibarca öğretmiş oldu ki, kraliçenin düğününde sadece krallara yer vardı.

Bölüm İkii


Eski Arkadaşların Düğünde Köpek Çekilerek Yeni Hayattan Çıkartılma Hadisesi


Yıllar önce  bu durumu bizzat yaşamıştık. Eskiden kendimizi can ciğer kardeş bildiğimiz bir arkadaşımız, bizim için baştan aşağı surpriz olacak şekilde evlenmeye karar verdiğini bildirmişti. Bu bildirme hadisesi de bir cumartesi sabahı atılan, ofis içinde geyik içerikli maillerin forward edildiği eski zamanlarda sıklıkla rastlanan, mesai saati hepinize geyik içerikli mail forward ediyorum ama dikkat ettiyseniz low importance set edip gönderiyorum, sorumluluklarımın bilincindeyim sizi işinizden gücünüzden alıkoymak değildir amacım sadece ne kadar renkli bir kişilik olduğumu göstermeye çalışyorum mesajı vermeye çalışan kompulsif  düzen manyaklarının yaptığı gibi, ama tamamen başka nedenlerden özellikle mavi düşük önem seviyesi ikonu aktif edilerek gönderilmiş, gazetelerdeki seri ilanlarda kullanılan zenginlerin  biraz da şanlarına yakışması için paraya kıyarak verdikleri büyük çerçeveli ilanlar gibi göreceli geniş alana yazılmış ama mümkün olduğunca gereksiz her kelimeden kaçınılmış, okuyanın hiç bir şekilde neler olup bittiğini zihninde canlandırmasına izin vermeyen bir dille kaleme alınmış bir e-posta ile gerçekleşmişti. Esasında siktirin gidin bu mutlu günüme zahmet edip gelmeyin mesajı o mail’de de verilmişti ama biz yine de ısrarla, o dönemde sanki aramızda bir fraternite yemini varmış gibi kendisine gönülden bağlı hissettiğimiz arkadaşımızı mutlu gününde ne pahasına olursa olsun yanlız bırakmamaya programlanmıştık bir kere. Şimdi geriye dönüp  baktığımda anlıyorum ki, olayın ilk duyulduğu anda yakın çevrede gerçekleşen şokun bir versiyonu bende de yaşandığında maruz kaldığım saçma sapan tepkiler de ikinci çık git mesajıymış ama ben henü o zamanlar bir kayış olarak yeterince çekilmediğim için kaytan , insan olarak yeterince ezilmediğim için şeytan değildim ve içimde kalan naiflikle henüz düğünlerin dilleri olduğunu ve o dilin bu düğün için bana ısrarla gelme dediğini anlayamamış bir sakillikte başıma geleceklere doğru eşimi de koluma takarak koştura koştura o binerken sırf iş yerinden birinde olduğunu öğrendiğim anda beynimin derinliklerinde kendimde de geliştirmeyi başardığım panik atak yaşar mıyım anksiyetesi ile avuç içlerim terleye terleye uçağa biniyordum.

Seremoninin gerçekleşeceği şehirde sabah ilk iş bizim gibi İstanbul’da yaşayan ve sırf bu yüzden istanbul tayfası olarak anılarak süreçin en dış çemberine çoktan yerleştirilmiş, bu davete o zamanlar yeni doğmuş bebekleri ile maaile eksiksiz bir şekilde katılınca sanki herşey daha güzel olacakmış gibi araba yolculuğunu seçmek zorunda kalmış, ilerleyen saatlerde bizimle aynı kaderi paylaşacağının farkında olmayan çok sevgili dostlarımızla buluştuk, güzel bir kahvaltı yapıp seremoni saatini beklemeye başladık.  Evlilik yemini öğlen yemekten hemen önce içilmeye karar verilmişti, uzun olmayan bir beklemenin ardından şehirde insanların birbilerini ömürleri boyunca üzmemeye, aldatmamaya, hastalıkta sağlıkta birbilerine iyi davranmaya belediye başkanının yetkisini devrettiği tanımadıkları bir adamın uzattıkları mikrofona şahit olarak seçtikleri insanların huzurunda yeminler ederek söz verdikleri, sanki söz yeterince bağlayıcı değilmiş gibi bir de kendileri ile aynı dönemde evlenen insanlarla beraber kullandıkları enine boyuna büyük bir deftere imza attıkları evlendirme dairesi denilen  yerlerden birine gittik. Kendimizi bir anda damadın çok yakın çemberindeymişiz sanrısına kaptırıp, bizim gibi diğer davetliler için ayrılan açılır kapanır sandalyelerde oturup bekleyeceğimiz yerde, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşımızı görmek için binanın arka tarafındaki gelin ve damat için ayrılmış bekleme odasına hasretle seyirttik. Dışarıda bekleyen eski dostumuz bizi görüp gerisin geriye kamarasına kaçıp gözlerden kayboldu.  Pek anlam vermemiş olmakla beraber, artık damadın her yaptığını büyük bir sükunetle idare etme zone’una çoktan girmiştik, çok uzatmadan kös kös yerimize dönüp bekledik, öyle ya ta İstanbul’lardan gelip, kimseye inandıramayacağımız bir kabalığa maruz kaldık diye altınımızı takmadan olay yerinden ayrılsaydık kimse bu yaptığımız hareketten dolayı bizi onaylamaz, bilakis istanbul tayfasının yanına her türlü kaprisli ve delilik sıfatını acımadan üzerimize yapıştırılır ve bir ömür boyu da kalırdı. Derken nikah başladı, yıllarımızı beraber geçirdiğimiz arkadaşımızın hayat arkadaşını hepimiz ilk kez gördük, yeminler edildi, alkışlar ve flashlar patladı, imzalar atıldı derken, her nikahda olduğu gibi kendimizi gelin ve damadı öpme ve mutluluk dileme sırasında bulduk. O dönemler biz kendimizce damadın kankaları sınıfından saydığımız için sıranın en arkasında bulunmaya ayrı bir özen gösterdik, çünkü o “düğün dili”nde biz kendimizce gerektiğinde komşulardan sandalye de taşımaya hazır damadın genç arkadaşlarını oynuyorduk. Saat henüz öğlen biri belki gösteriyodu, çok da uzun olmayan sıra bitti, gelin hanıma önce kendimizi tanıttık, karşılıklı birkaç nezaket cümlesi sarfettik, damadı öptük, ne kadar özlediğimizi söyledik, bu arada kapı açıldı, camları sonradan filmle karartılmış kiralık bir araba kapıya yanaştı, gelin ve damat yanaşan arabaya bindiler ve arkalarında bıraktıkları salaklar ordusuna bir hoşçakalın deme zahmetine bile katlanmadan ortamdan son sürat uzaklaşıp gözden kayboldular. Biz o gün davetli olduğumuzu düşündüğümüz seremoniye büyük bir neşe ve hoş hatıralar yaratma beklentisiyle gelmiş 4 yetişkin ve bir bebektik, ortada öyleye kalakaldık. Aileden bir kişi sanırım halimize acıdı, planda olmamamıza rağmen kibar bir davette bulundu, biz de aynı kibarlıkla teşekkür ettik, diğer taraftan başka bir arkadaşımız çocuğunun uyandığında onları görmezse çok büyük problem çıkartacağını söyleyerek bizim dahil edilmediğimiz plana yetişmek için bizi salladı, biz de o an durumu kurtarmak için ortaya atılan bahaneyi ulan bari aptal yerine koymayın biz sizi İstanbul’a geldiğinizde bir gün bile böyle aptal yerine koyduk mu kısmını kibarca içimizden geçirerek yemiş numarası yaptık, mekandan uzaklaştık, güzel bir yemek yeyip, gerisin geri bütün yolu  kendi gerzekliğimize saydıra saydıra sabaha karşı İstanbul’a vardık. İnsanın dilinin söylemeye cesaret edemediğini  düğün dili söylemişti işte. Bize ne o düğünde, ne de sonrasında yer yoktu, çemberin dışındaydık, öyle de kaldık.

Bölüm Üüç


Masa Düzeni
 
Her düğünün çok ciddi bir masa düzeni vardır. Hatta düğün mekanı, 2 aile sanki bir ülkeyi babalarından sonra güçleri oranında paylaşan prensliklerdir de, her masa güç, strateji, mütekabiliyet gibi diplomatik bir takım değerler gözetilerek yerleştirilir. Türkiye’de bu işin en kolayı yaşa başa göre sıralayıp gitmektir desek de aynı yaş ve baş grupları arasında herkesin kolaylıkla kabul etmeyeceği benzerlikler illa ki çıkar, bu durumda da primus inter pares’in yani ekümenliğin kime sağlanacağı aile arasında arıza konusuna dönüşür.
 
Evlenen çift kendi ekonomik özgürlüğünü geliştirmiş ve görece olarak aileyi sadece simgesel düzlemde ipliyorsa masa düzeni tipik versiyonun ötesine geçebilir. Genellikle damadın hiç evlenmeye niyeti olmayan ve kendisinden yaşca büyük rol modeli arkadaşı ve etrafındaki kaşarla panter arasında gezinen işten hanım arkadaşları iyi manzaralı bir masa kaparlar. 
 
Düğünden haftalar önce oturma düzeni özenli bir şekilde belirlenmiş olmuş olsa da bu düzenden memnun kalmayacak, unutulacak, bu düzeni bozacak birileri illa ki çıkar, bunu engellemenin Türkiye sınırları içinde bilinen bir yolu, metodu, duası, muskası, formulü, kanunu yoktur.

 

 
Gittiğiniz bir düğünde size gösterilen yere oturduktan sonra etrafınızı inceleyin. Gelin ve damat sahneye yerleştirilmiştir. Düğünü yöneten bir “master of the ceremony” yani törenin efendisi vardır. Bu genellikle damadın annesi olur. Tipik kural şudur, gençlik ve enerjilerinden ötürü ortalıkta en fazla gezen tipler olan gelin ve damadın kardeşleri her kafaları karıştıklarında yüzlerinde sahte bir gülümsemeyle, alt dudaklarını hafif ısırarak masaların etrafından geçerken kimi arıyorlarsa maestro odur. Genellikle ailenin kahrını   bu tipler  çekmiş olduğundan ruhen ve bedenen en çok yıpranan ve bu sebeple ilk gidecek olan da o olur. Bu düğün de genellikle aile içinde yaptıkları en son büyük işleri olarak unutulur gider.
 
Çekirdek masalar değişmez, kızın çekirdek ailesi, erkeğin çekirdek ailesi eş düzen yerleşir, sonrasında ise tamamen düğün dili söz konusudur. İzleyin, göreceksiniz, düşünün hatırlayacaksınız.
 

Not: Düğün dili kavramı ben bu yazıyı yazdığım zaman google aramalarında gelmiyordu. Umarım benden önce kullanan olmamıştır ve bu yazıdan sonra Türkçe’ye yerleşir de ben de  kavram bana ait diye gerine gerine gezerim 🙂

Tuttist Olmak Ya Da Olmamak, İşte Bütün Mesele Burada

İsviçreli bilim adamlarının yaptıkları bir araştırmaya isminin başına senfoni ya da filarmoni gibi ön ekler alan full-size orkestralar tarafından icra edilecek konserlere götürülen Türk erkeklerinin % 96,5’inin iç dünyasında aşağıdaki olaylar sırasıyla gerçekleşmekteymiş.

Bir. Yer gösterici ile uzlaşılıp oturulacak koltuk tespit edildiği andan başlamak üzere, bilet fiyatları, şansına düşen koltuğun kendi koltuk sınıfı içindeki konumu, sahneye olan açısı ve yakın çevresinde bulunan diğer  klasik batı müziği severlerin üstü başı ile ilgili,  girdiği ortamda karşı cinsi etkilemek  için ne yapması gerektiğine dair hiç bir fikri olmadığı ilk ergenliğinden beri yaptığı ve nedense birkaç kez başarılı olduğu için artık refleks olarak yapabildiği, dünyanın en komik esprisi o an aklına gelmesine rağmen etrafında samimi kimse olmadığı için kimseye anlatamayıp kendi kendine eğlenirmiş gibi duran, dişlerini göstermeden ve dudaklarını asimetrik bir şekilde büzerek yüzüne  yerleştirdiği hınzır gülümsemenin ardına gizlenen çok derin bir iç hesaplaşma.

İki. Özellikle protokolün en ön ve en orta noktasından başlayan sistematik bir taramayla ünlü simaları tespit etme çabası.  

Üç. Konser salonunun ortalama kaç kişi aldığı hakkında hüküm kurma. Hemen ardından konsere sponsor olan firmaları salonun değişik yerlerine astırdıkları, ajanslarının Seyrantepe’de üretimini yaptırdığı Nevzat Usta’ya 100 TL verip, oraya koyma maliyeti bunun   en az 1000 katı olan görselleri tespit edip daha sonraki usa vurumda kullanılmak üzere akılda bir kenara yazma. 

Kritik an: Ortalama bilet fiyatı üzerinden organizatör firmanın bu konserden kaç para kaldırdığıyla ilgili ilk hesaplama girişimi. Orkestra üyelerinin tam sayıları hakkında henüz bilgi olmadığı için bu girişimi daha sonra tamamlanmak üzere bir kenara bırakma.

Biraz geriden oldu ama tam ortadan bilet bulmuşuz iyi olmuş, steryo dinliycez konseri



Dört. O gece çalınacak eser bir piyano konçertosuysa, yani solist piyanosunu koskoca orkestraya karşı çalacak ise,  boş sahnede orkestra üyelerinin ellerindeki yaylı ve üflemelilerle gelmelerini beklerken sahnenin ortasında yaklaşık 100 taburenin ve sanatçısının kucağında sahneye arzı endam eyleme şansı olmadığından daha önceden görevliler tarafından yerleştirilmiş birkaç davul ve kontrabasın arasında tüm heybeti ile bekleyen kuyruklu piyano ile ilgili değişik varsayımlarda bulunma. 

Eğer piyanist yabancı ise piyanosunun da kendisi ile beraber gelip gelmediğini merak etme, bu soruya cevap verebilecek hiç bir içsel öngörü olmamasıyla beraber, merakını çevresindekilerle paylaşmaya cesaret edememenin verdiği baskıyla konuyu kapatma, kapatırken de ne olursa olsun kuyruklu piyanonun  satışa çıksa “mint” olarak adlandırılacak mükemmel  durumunu ve simsiyah azametli görüntüsünü takdir etme.


Beş. Salonu kesmeye devam ederken, kafanın yukarıya kalktığı ilk andan itibaren, ışık sistemi ile ilgili serbest salınım düşüncelere dalma. 

En sık rastlanan örnekler şu şekildedir :

– “Işıkcı en tepedeki spotlara merdivenle mi erişiyor ? Hiç kokmuyor mu ? Yoksa bu spotlar burası yapıldığından beri  değiştirilmemiş midir acaba ?” 

– “Tavandaki spotlara direk bakınca gözümü alıyor. Direkt bakmasan hiç farketmiyorsun bayağı da güçlülermiş. Tabi bu kadar büyük yeri nasıl aydınlatsın yoksa” 

– “Bunların enerji tasarruflusundan taksalar daha iyi değil miydi ? Yok o zaman reostalı olmaz, duruma göre ışığı açıp kısamazlar. Doğru yapmışlar böyle, aferin, zaten elektrik faturasını ödemiyorlardır”



Altı. Orkestranın çaldığı eserden etkilenildiği an, ki genellikle konserin ortalarına doğru allegro, vivace ya da presto bölümlerde gerçekleşir, eserin başlangıcındaki genellikle grave ve lento temponun bünyesinde oluşturduğu depresif ve endişeli ruh halinden kurtulup kendi kendine “vay arkadaş nasıl da çalıyorlar” der demez sanatçı sayısını sayma girişimi.

Genellikle sahneden uzak bir noktada oturulduğu ve sanatçıların hepsi tek bir tip giyindikleri ve sahneyi en iyi kullanmak ve çalgı tiplerine  göre uyum sağlamak için iç içe ve tek bir açıdan düz bir hat görüntüsü vermeyen bir dizilişte oturdukları için sayma girişimi ilk seferinde kaçınılmaz olarak başarısız sonuçlanır. Bu durumda saymayı mümkün kılacak değişik geometrik modeller geliştirilmeye çalışılır. Orkestra şayet dörtgen bir şekilde dizildiyse ilkokulda öğrenilmiş olan dikdörtgenin alanı formulü uygulanır. Bu genellikle koca orkestra için işlemez. Çalgı grupları kendi içlerine göre gruplara ayrılarak çarpma ve toplama işlemi yapılır.

Bunlar kıpraşmasalar sayacam da kıpraşıyorlar. Bizim çocuk hangisiydi bu arada ?



Yedi. Şefin orkestra ve çalınan eser üzerinde gerçekten etkisi olup olmadığına dair ilkin kendi içinde hesaplaşma. 

Şefin hareketlerinin gerçekten çalınan eser üzerindeki etkisini  gözlemleme, madem öyle neden notadan çalıyorlar şeklinde kendi iç dünyasında sorulan kontra sorular neticesinde şefin ortaya konulan eserde teknik direktörün maçın sonucuna etkisinden daha fazla katkısı olduğuna kanaat getirme. 

Sekiz. Altıncı maddede elde edilen sayısal büyüklük miktarı ile üçüncü maddede yarım kalan konserin maliyet ve hasılat ilişkisine odaklanma. 

Konu turda olan yabancı bir orkestra ise, bu seviyedeki bir orkestranın üyelerinin Laleli’deki ucuz otellerde kaldırılma imkanı olamayacağını, bu mevsimde toplu indirim alınsa bile geceliği minimum 150 dolarlık bir otelde kalabileceklerini, zaten çoğunun enstrümanına bile ayrı bir oda tutulması gerektiğini fark edip, bu işin bu bilet fiyatları ile kafadan zarar olduğu sonucuna kaçınılmaz bir şekilde varış. Son anda daha önce zihnin derinliklerine park edilmiş sponsorların önemlerini fark edip, orkestranın cebine pek bir şey girmediğine ikna oluş.

Bu süreç böyle akıp giderken, altıncı maddede bahsettiğimiz sayma işini zorlaştıran en büyük unsur tuttislerdir. Tuttist kavramına girmeden önce orkestranın oluşumu ve dizilimi ile ilgili küçük hatırlatmalar yapmak iyi olabilir. Malum orkestrayı oluşturan unsurlar, borazanlar , tahta üflemeli çalgılar yani kaval ve  türevleri, yaylı sazlar, perküsyonlar yani davul ve türevlerinden oluşur, piyano da vurmalı çalgı yani perküsyondan sayılır. Bestecinin eseri iç dünyasında hayaledişine göre bu ana gruptaki çalgılardan birçok çeşidine rastlamak mümkündür. Zira özellikle kemanlarda yüksek miktarda tuttist bulunur. Tuttist orkestra dünyasında kelime anlamı olarak herkes ne çalarsa onu çalan, başka da hiç bir şey yapamayan zat anlamına gelir.

Bu noktada gelin beraber hayatımızı sorgulayalım. Düşünsenize size soruyorlar, “Nerede çalışıyorsun ?”  

– Viyana filormanonideyim abi.
– Aaa öyle mi ne güzel, ne yapiyosun orada ?
– Tuttistim.
– Neyy ?
– Millet ne çalarsa ben de onu çalıyorum, ne bir eksiği ne bir fazlası olamaz, olursa şef bageti kafamda kırar.
…..

Şimdi bir durun ve düşünün, siz de öyle misiniz ? İşte, tatilde, evde, sokakta, yürürken, arabadayken, uyurken, uyanıkken, severken, nefret ederken, gülerken, ağlarken, beklerken, giderken, herkes nasıl yapıyorsa siz de aynı şekilde mi yapıyorsunuz ?

Karar verin, tuttist olmak mı daha iyi solist olmak mı ?

Meraklısına bonus içerik:

Çizgi dışı bir solistin maestral performansı, Mozart’ın K.466 sayılı fa minör piyano konçertosuyla beraber. Sırf bu performans üzerine ayrı bir yazı yazılır. Solistlik yolunda ilerleyenlere güzel bir hedef. 




Bu yazı ilginizi çektiyse, şu yazı da ilginizi çebilir:

En iyi 10 Klasik Müzik Performansı ve Portakallı Tekerlemelerin Toplumun Bünyesi Üzerindeki Etkileri

En İyi 10 Klasik Müzik Performansı ve Portakallı Tekerlemelerin Toplum Üzerindeki Konstipasyon Etkisi

Elimizde bir kamera ve mikrofonla sokaktan geçen insanlara rastgele “ne tip müzik dinlediklerini sorsak ?” muhtemelen alacağımız cevaplar,  oradan buradan buldukları mp3’lerini kaydettikleri klasörlerin isimleri olduğu için kolaylıkla akıllarına gelecek olan Türkçe, Rock, Pop, Jazz, Türkü, Türk Sanat Müziği,  Metal, R&B, Techno, Latin, kategorilerinden birkaçında yoğunlaşır. 

Dünyadaki müzik türkleri ile ilgili üşenmedim ufak bir araştırma yaptım, bilinenin çok ötesinde yaklaşık 1190 müzik çeşidinin var olduğunu, biraz hayret biraz da daha önce varlıklarından haberdar olmamanın verdiği  utanç duygusu ile öğrendim. Dinlemenin farklı bir deneyim olacağına sadece isimlerine ve yanlarındaki ufak açıklamalara bakarak emin olduğum müzik çeşitlerinden bazılarını aşağıda sizinle de paylaşıyorum,

Parranda, Joropo, Nerdcore, Dementia, New Orleans Jazz, Mbapanqa, Outlaw country, Sambass, Wangga, Mushroom Jazz, Minimal Trance, …

Bu müzik türlerinin neye benzediğini deneyimlemek istiyorsanız, Every Noise at Once isimli harika sayfaya bir göz atmanızı tavsiye ederim.

İnsanların müziğe karşı olan beğenilerinin tamamen  öznel bir seçim olduğunu kabul etmekle beraber, herkesin müzik beğenisi kendisinin bileceği bir iştir demekle beraber, konu müzikte ustalık ve dehaya gelince tüm müzik kategorileri arasından “klasik batı müziğinin” en gelişmiş ve hayran olunacak zenginlik ve derinlikte olduğunun savunucularındanım. Kimileri tarafından demode ya da batı hayranlığı olarak olarak nitelendirileceğini peşinen bildiğim bu tarafgirliğim, beni derinden etkileyen eserler ve performansların ruhumda bıraktığı izlerden ve bu eserleri besteleyenlere ve icra edenlere duyduğum derin hayranlıktan oluşuyor. 

Sizlerle bu hayranlığımın nedenlerini örneklerle anlatmak için mutlaka izlenmesi gereken en iyi klasik müzik eserlerini ve performanslarının kısa bir listesini paylaşıyorum.

Bir. La Campanella – Evgeny Kissin


Piyanonun dahi çocuğu Evgeny Kissin’in Royal Albert Hall’da  Listz’in La Campanella’sını müthiş icrasının yakın plan çekimi. Eserin sonlarına doğru insanın eline bir mendil alıp, Evgeny’nin çenesinden damlamaya başlayan terleri silesi geliyor. Şu ana kadar Kissin’i keşfetmemiş olan klasik müzik severlere, “vay ben bunca zamandır nasıl keşfetmemişim ” diyerek dizlerini dövdürecek kadar nadide bir parça.





İki. Bernstein Beethoven 9

Bu güne kadar rastladığım, tartışmasız en iyi Iphone uygulaması, Deutche Grammafon ve Touch Press’in ortaklaşa geliştirdikleri bu linkten de ulaşabileceğiniz Beethoven 9  isimli application. Uygulamanın bir yığın harika özelliği olmakla beraber içlerinden en babası, 9. senfonin 4 farklı efsanevi Maestro’nun (Sırasıyla Friscay, Karajan, Bernstein, Gardner) batonu altında nasıl farklı çalındığını, eserin herhangi bir anında tek dokunuşla geçiş yaparak benzersiz bir şekilde deneyimleyebilmeniz. Çalan orkestra, sonuçta dünyanın en prestijli klasik müzik orkestralarından biri olan Berlin Filarmoni, çalınan eser de baktığınızda  aynı eser, gel gelelim hiç yorumda Bernstein’ın yönetiminde aldığınız hazzı alamıyorsunuz. 




Üç.Mitsuka Uchida – Mozart’ın  Fa minor Piyano Konçertosu K.466

Uchida’yı ilk izlediğimde ağzım şaşkınlıktan bir karış açık kalmış, bir yandan keçilerini otlatırken hacetini görmek için girdiği mağarada hazine bulmuş köylü gibi sevinirken, diğer yandan bulduğum gömüyü çevreme anlatacak dirayette kelime bulamamış, sonrasında uydurduğum kavramlar arasında en sevdiklerim arasına girecek olan “maestral solist” tanımlamasını aşağıdaki video’nun linkini twitter’dan paylaşırken uyduruvermiştim. İzleyin bakalım, maestral solist demekte haklı mıyım değil miyim, siz karar verin.



Dört. Jascha Heifetz Tschaikowsky Violin Konçertosu

Tschaikovsky’nin birinci violin konçertosu demek sanırım biraz klasik müzikten anlıyorum diyen bir insan için yapılması gereken en son hatalardan biridir. Zira büyük usta hayatında zaten bir tek keman konçertosu yazmış, dolayısı ile hiç bir zaman ikinci keman konçertosu olmamış, bu nadide eserini de ızdırabını hayatı boyunca çekeceği bipolar depresyonunun dibine vurduğu bir dönemde, dönemin en büyük keman virtüözü kabul edilen Leopold Auer’e hediye etmek istemiş, ancak bu kibar bir o kadar da tartışmalı davranışı her açıdan (evet her açıdan) hayranı olduğu hemcinsi Leopold’la arasını fena halde açmıştır. Bir takım gel gitler sonrasında, ilk bakışta “keman denilen aletten bu eserin yazıldığı  şekilde sesleri çıkartmak imkansız” diyerek bir köşeye fırlatılan müthiş konçerto bir takım tadilatlara uğramış ve nihayet insanlık tarihinin sanat hazineleri arasındaki hak ettiği yeri almıştır. 1800’lü yılların sonunda bunlar olurken, 1900’lerin hemen başında doğup ve ölümden sonra 20. yüzyılın en büyük keman ustası olarak anılacak, Jascha ismindeki genç bir yetenek, henüz ne  Leopold Auer’in tornasından geçmiş ne de  hayatının büyük bir kısmını geçireceği yeni dünya Amerika’ya geçip birazdan aşağıda izleyeceğiniz performansı sergilememiştir. 

Jascha Heifetz’ı Tschaikowsky’nin Keman Konçertosu’nun 1. hareketini tekrar tekrar izlemek isteyenler için, 1940’larda çekilmiş bir filmden bir parça ile geliyor. Olduğuna emin meraklıları için bu kaydın LP versiyonun e-bay’de bulunabileceğini de belirteyim.



Beş.  Bach, Toccata and Füg

Müzik tarihin en büyük dehaların biri şüphesiz Jochann Sebastian Bach’dır. Arkadaş geyiklerinde Bach’ın büyüleyici müziğinin gizli bir matematiksel formülü olduğuna dair ayakları tam yere oturmayan ama ortamdaki kimse tarafından da doğru düzgün sorgulanamayacağı için herkesin inanmış göründüğü şehir efsaneleri sallanıp durulur. Bu iddia her ne kadar bilimsel bir şekilde baştan sona ispatlanmamış olsa dahi, Bach’ın bir çok eserlerinde gizli bir armoni ve ahenk olduğu kesinlikle tartışılmazdır. 

Aşağıdaki parça daha çok icracılarının etkileyici performansı ile değil, eserin ortaya koyulma şekli ile listemizde bulunuyor sevgili okur. 

“Bach’ın müziğine bahın hele” diyor ve sizi bu güzel eserle baş başa bırakıyorum.




Bu arada benim en çok sevdiğim bölüm 3dk.16.sn’deki inişler ve çıkışlardır. Ne zaman izlesem keşke hayattaki inişler ve çıkışlar da böyle neşeli olsa derim içinden.

Altı. Pekinel Kardeşlerin Tüyler Ürperten Loutoswlaski Perfomansı

Bu performansla ilgili birşeyler yazmak istiyorum da ne yazarsam yazayım, kullanacağım ifadelerin yetersiz ve sığ kalacağını biliyorum. Sadece şunları söyleyeceğim. Bir yerlerde okumuştum, iki piyanist senkron bir şekilde piyano çalarlarken beyin dalgaları da tamamen senkron hale gelirmiş. Gühel ve Sühel Pekinel, eminim kendilerince çok haklı bir sebepten, bu eseri çalarken birbirlerinin yüzlerini görmüyorlar bile. Daha doğrusu birbirlerini gözleri ile görmeden, gönülleri ile ruhları ile kulakları ile görüyorlar. Eserin büyüsüne kapılıp yüzleri izlemeyi unutmayın.


Yedi. Yo-Yo Ma ve Boby Mc Ferrin – Vivaldi 2 Mandolin için Andante Konçertosu

Siz ömrünüz boyunca nelerle meşgul oldunuz bilmiyorum ama  hayatını çelloya adamış 1955 doğumlu Yo-Yo Ma, kariyerinde 70’e yakın albüm yapıp, 15 tane Grammy ödülü kazandı ve aynı zamanda Domenico Montagnana isimli 17. yüzyılda yaşamış italyan ustanın 2.5 milyon dolarlık çellosuna sahip olmayı başardı. 

Bu arada uzunca yıllar önce hayatımıza “Dont Worry Be Happy” isimli,  tüm sesleri kendi vucudundan çıkarması ile tüm Türkiye’de, koltuk altından osuruk sesi çıkarma eylemini tekrar bir numaralı eğlence haline gelmesine neden olan Bobby Mc Ferrin, çok az insanda olan ve bir çoğumuzun aşağıdaki eseri dinleyene kadar ciddiyetinin farkında olmadığımız müzikal dehasını Yo-Yo Ma ile müthiş eserler ortaya koyarak taçlandırıyor.

Vivaldi’nin 2 Mandolin için bestelediği Andante Konçertosu’nu rahmetli sevgili babamın ömrünün son dönemlerinde çok duygu yüklü olduğum bir anımdada  Yo-Yo Ma ve Mc Ferrin’in akıl almaz yorumu ile dinlemiştim. “Konçerto”  kelimesi bildiğiniz gibi italyanca “Karşı” anlamında kullanılan, bir enstürmanın orkestraya’ya karşı çaldığı müzikal formatlara verilen isim. Bu eserdeki tek enstürmanın Yo-Yo Ma’nın Montagnana’sı olduğunu, diğer bütün seslerin Mc Ferrin’in vücudundan çıktığını belirtmekte fayda var.




Sekiz. El Sistema ve Ortaya Koyduğu Herşey

El Sistema, Venezuella’da sokakta ümitsiz bir gelecekle baş başa olan çocukların, müziğin iyiliği ve güzelliği ile nasıl birer hazine olarak topluma kazandırılabileceğini gösteren, bir iyilik projesi. Ben fazla konuşmayayım, buradan izleyin.





ve Dokuz ve On ve Son. Lang Lang’ın Portakalla Piyano Çalması

Yaşadığımız dönemin tartışmasız en büyük piyanistlerinden biri Lang Lang. Eserlerini çalarkenki yüz ifadesinden bastığı notalarla beraber biz fanilerin göremediği bir boyutta yolculuğa çıktığına karar verdim ben. İnanmazsanız önce, Berlin Filarmoni’ye ankor olduğu Chopin Etude Op.10 No.3 Sol Majör’ü dinlerken, yüzünü izleyin.




Ben, yetiştirildiğim Antalya’da daha küçücük bir veletken, portakalla yapılabilecekler konusunda şu şekilde koşullandırıldım. Portakalı soydum, baş ucuma koydum, ben bir yalan uydurdum. Duma duma dum.” 

Peki Lang Lang dünya klasmanının en tepesine çıkartılan bir deha olmadan önce çocukken portakalla yapılabilecekler hakkında nasıl koşullanmış olabilir sizce ? Önce aşağıdaki video’yu izleyelim.




…ve sonra hep beraber, çocukluğumuzdan beri bize öğretildiği gibi, tekrarlayalım Duma duma dum…


Bonus İçerik 1:

Traktörün üzerinde tarlaya arpa tohumu serperken bu harika kontratenörü dinlemeyi akıl ederek beni benden alançok sevgili bir dostum Bilgehan’a selam çakarak, sanki uzaylılar dünyamızı terk ederlerken gemiye yetişememiş ve aramızda başka bir boyuttan gelen sesi ile şarkı söyleyerek para kazanan, Phillipe Jarousky



Bonus İçerik 2:

Aslında tamamen farklı bir yazıya malzeme olabilecek nitelikte olmakla beraber aynı zamanda kadınların erkeklerden ne kadar üstün olduklarını tartışmasız bir şekilde tekrar ispat eden müthiş keyifli ve etkileyici Competitive Foursome’ı izlemediyseniz çok şey kaçırmışsınızdır demektir.






Bu yazı ilginizi çektiyse, bir de şu yazıya bakın derim:
Tuttist Olmak Ya Da Olmamak Bütün Mesele Burada

Atasözü Atanındır

Bizim de imamın kayığına binip eninde sonunda ata olacağımız gerçeğinden yola çıkarak ben kendi adıma kolları sıvadım ve gelecek kuşaklara halis muhlis organik atasözlerimi bırakmaya başladım.

Umarım bu uğraşı Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi macerası ile aynı kaderi paylaşmaz 😉

A.

Ağlamayacağın cenazede güneş gözlüğü takma.
Anlamı: Girdiğin topluluklarda sırf şekil olsun diye gereksiz tavırlar içine girme, inandırıcılığını kaybeder, kendini görgüsüz ve  içi dışı bir olmayan insan yerine düşürürsün. Kullanım şekli ve dozajı: Gerekli gereksiz şekle girmeye bayılan eş dost akraba üzerinde yeri geldiğinde tek doz kullanın, baktınız tınlamıyor, tedaviyi ve yüz göz olmayı hemen bırakın.

Kaynak: Kasım 2012, E. Sönmezer

Anasına bak oğlunu al

Yanlış adamı seven kadın dilmemması olarak adlandıracağımız teori şu şekilde gelişiyor.
Karakterinde problem olan bir erkek varsa annesi için çok basit iki durum söz konusudur. Şöyle ki:
Anne ile ilgili iki seçenek vardır.
A) Anne iyi bir karaktere sahiptir  B) Anne problemli bir karaktere sahiptir.
Her iki senaryoda da erkeğin karakteri problemliyse, bu durumun, söz konusu erkeğe aşık olan kadın için her durumda kayıp vaka olduğunu şu şekilde ispat edebiliriz.
  1. A şıkkındaki iyi karaktere sahip annesi tarafından bile karakteri düzeltilememiş problemli bir erkeğin başka bir kadın tarafından adam edilmesi mümkün değildir.
  2.  B şıkkındaki kötü bir kişiliği olan anne tarafından kişiliği bozulmuş bir adamın  başka bir kadın tarafından adam edilmesi yine mümkün değildir.
Bu durumu “yanlış adamı seven kadın dilemması” nitelendirebiliriz ve bir çok kadının zamanla düzeltirim nasılsa diye ilişkiye başlayıp, eninde sonunda hüsrana uğramasının çok basit nedeni olarak açıklayabiliriz.
 
Şubat 2017

 

B.

Başkalarını mutlu etmek için yaşamak, sırf google’da ön sırada çıkmak için blog yazmaya benzer.

Anlamı: Hayatını başkalarını mutlu etmek için şekillendirmeye çalışırsan, günün sonunda diğerlerinin beklentileri ve kalıpları arasında sıkışıp kalırsın, kimse neyi niye yaptığını anlamaz.

Being ditrubted is inevitable, being distracted is optional.
Anlamı: Yaşadıkça öğrenirsiniz.
A.ES Kasım 2017

Ç.

Koşarken çıktığın yokuş çıktığını farketmiyorsan güçlenmiş sayılmazsın.


Anlamı: Uzun mesafe koşucularının özellikle antreman parkurlarında bulundurdukları yukarı  doğru yürümesi bile dert olan yokuşlar vardır. Bu yokuşlar genellikle ilk başlarda nefes nefese bırakır ve durmadan koşması bile ciddi bir irade gerektirir. Eğer yeterince sabır gösterip antreman yaparsanız bir gün gelir, her defasında sizi nefes nefese bırakan o yokuşu çoktan koşup geride bıraktığınızı fark edersiniz. Bu noktaya gelmek bedensel olduğu kadar zihinsel de hazırlık ve rahatlık gerektirir. Bu kural sadece uzun mesafe koşu için değil, asıl uzun mesafe koşu olan hayatın kendisi için de tastamam geçerlidir.

D.

DVD player’ların kumandasındaki “angle” tuşu gibisin.
Anlamı: Özellikle iş hayatında yerleştirildiği mevkide bütün çalışanları hayrete düşürecek, süper etkileyecek, kimsenin yapamayacagi bir hareket yapacakmış gibi durup hayatında bir kez bile bir işe yaradığı görülmemiş insanlar için üretilmiştir. Gönül rahatlığı ile yüzlerine karşı kullanabilirsiniz, zira tam olarak ne dediğinizi anlamayacak hatta iyi birşey söylediğinizi zannedecek ve yüzünde her zamanki gibi sahte gülümsemesi ile durumu idare edecektir.
Kaynak: Mart 2011, E. Sönmezer
Doğum gününü telefonuna kaydederken tekrar eden toplantı cinsini yıllık seçtikten sonra tekrarlama sayısını sonsuz seçtiğin an için sızlayıp bunun imkansız olduğunu bile bile kendi kendinize inşallah diyorsan, O’nu gercekten çok seviyorsun demektir.
Kaynak. E. Sönmezer Ağustos 2013.

İ.

İmkansız kendine inanmama, sabırdan yoksun olma ve düşük konsantrasyonun birleşmiş halidir. 

Anlamı: İmkansız diye birşey yoktur.
İspatı: Aşağıda. 
Kullanım Yeri: İşi gücü işin nasıl yapılamayacağını anlatmak olan insanların üzerinde, “Mazeret popo gibidir herkesde bulunur” dedikten hemen sonra ekteki görselle destekleyerek uygulayın, eğer ne malum o taşların yapıştırma olmadığı gibi bir tepki alırsanız hemen nefesinizi ekonomik tüketim moduna geçirip tartışmayı sonlandırın.  

Kaynak: E. Sönmezer Ağustos 2012 Tasos’da taşı taşın üstüne bir bir diken isimsiz İtalyan’ın zihnimde uyandırdığı yüzleşme.

 
 
İnsanların hayata bakışlarını olaylar karşısındaki tutumlarıyla sana, inançlarını vicdanlarının sızlamasıyla  sadece Allah’a gösterirler.
 
Bakmak ve görmek arasında hem nörolojik hem de bilinçsel olarak nasıl çok ciddi bir fark varsa, “hayata bakış” ile “inanç” arasında işin içine bir de iyiyi ve kötüyü ayırmamızı sağlayan vicdanımızın da girmesinden dolayı daha büyük fark olduğunu, insanın yer yüzündeki en adaptif ve oyuncu yaratık olduğunu hiç aklımızdan çıkartmadan, bir daha ki sefere insanları “dünya görüşlerine” göre yargılamadan önce bu farkın bilincinde ahkam kesmemizi hatırlatmak için ufak bir not sadece.

(c) E. Sönmezer Temmuz 2014

H.

Hayat, karşına çıkan fırsatların çay tabağındaki şekerler, elindekilerin çay kaşığı, kaderin de garson olduğu bir oyundur.

Anlamı: Hala anlamadıysanız, size ilk servis edilen çayda, garsona şekeri kullanmadığınızı söyleyin ve yaptığı hareketi bir kenara not edin.

(c) E.Sönmezer Ocak 2015

K.

 
Kraliçe düğün yapar, Obama camdan bakar. Anlamı: Bu linkteki yazımdan okuyabilirsiniz

N.

 
Negatif insanlar sallanan sandalye gibidir. Seni sallarlar, sallarlar ama hiç bir yere götürmezler.

Net assett’in olacak, ne kasetin olacak.

Anlamı: Çok sevdiğim bir dostum, Uludağ Ekonomi Zirvesi oturumlarını yan yana takip ederken, “Bu hayatta doğru karar verebilmek için net assett’in olacak” demişti, ortamdaki gürültüden yanlış duymuş, “ne kaseti demiştim ? Ardından birlikte, bu hayatta doğru karar verebilmek için net assett’in olması gerektiğini, ancak kasetinin olmaması gerektiğine karar vermiştik.

Ö.

Özgüvenini ölçmek istiyorsan, biri  sana şans dilediğinde ne hissetiğini hatırla.  

Anlamı: Özgüven kelimesi “self esteem” teriminin Türkçe’ye başarızca çevirilmiş halidir. Dilimizde öz hem saf hem de benlik anlamında kullanıldığı için özgüven kelimesi birçok kişi tarafından “kendine güven”  anlamında kullanılarak kelimenin anlamı olabildiğine sığlaştırılır. Halbuki özgüven kelimesi kişinin kendisi ile ilgili iyi duygular geliştirmiş olması ve kendisi olmaktan mutlu olması seviyesini anlatır. Davranışlarımızı en temelde özgüvenimiz, içinde bulunduğumuz ortamın güven seviyesi ve egomuz’un bileşimi belirler. Gelecek içinde ölüm, kalım, büyük ikramiye, hastalık, sağlık, aşk, ayrılık  gibi kişisel varlığımızı her anlamda etkileyecek birçok etmeni belirsiz sırada ama teorik olarak aynı oranda barındıran bir bilinmezler kümesidir. Yakın ya da uzak gelecek farketmez, eğer herhangi bir şekilde gelecekle ilgili şans dileniyorsa alt yazıda genellikle geleceğin barındırdığı negatifliklerden uzak olma temennisi içerir. Kişinin zihnin gelecek gibi belirsiz, yani güven seviyesi düşük bir ortamla ilgili bu tip önermeyle karşılaştığı an hissettiği duyguların pozitif olması için özgüvenin bir hayli yüksek olması gerekir. Kendisine dilenen şansı amacı ne olursa olsun tehdit ya da kinaye olarak algılamak özgüven seviyesinde düşüklüğe işaret eder. Kullanım Yeri: Sadece kendi kendinize ara sıra söylemeniz tavsiye olunur.



R.

Raslantı, algımızın aklımızı kandırdığı durumlarda, aklımıza olan inancımızı yitirmemek için uydurduğumuz bir kelimeden başka bir şey değildir.

Anlamı:Bence, İster kader, ister kısmet, ister şans deyin şu hayatta olan biten her şeyin bir düzeni, bir nedeni vardır. Yaşam denilen yolculuğumuzun içinde olan biten herşeyi görsel ya da mantıksal bir şekilde anlamdırma imkanımız olmaz, bu tip durumlarda şans, tesadüf kısmet gibi inanç sistemimize göre nedenler bulup açıklarız. Algımızın aklımıza nereye kadar oyun oynayabileceğine bakmak isterseniz aşağıdaki TED Talk’a göz atın derim:

 

 

T

Tuttist olmak ya da olmamak, bütün mesele burada. 

Anlamı: Örnekleri ve detaylı açıklamaları ile beraber bu anlamını Tuttist’lik üzerine linkinden okuyabilirsiniz.

Y.
Youtube’amazsan tübü youalatırlar. Anlamı: bu sayfada bulabilirsiniz.

 

140 Milyon Dolarlık Dirsek Sizin Olsaydı Onu Öpebilir Miydiniz ?

Farkındaysanız yazının başlığı kendi içinde iki temel problemi içeriyor. Birincisi, siz 140 Milyon dolarlık bir dirseğin sahibi olabilir misiniz ? İkincisi kaç para edeceğinden bağımsız
dirseğinizi öpebilir misiniz ? Her 2 soru da size ilk bakışta deli saçması gibi gelebilir. Oysa ki birazdan anlatacaklarımı düşündükçe bana 2 konu da uzun süredir oldukça ilginç geliyor.

Öncelikle ikinci ve kolay olan sorudan başlayalım. Bir çok insan dirseğini öpemez. Siz bu  gerçekten daha önce haberdar değilseniz ve bu yazıyı okurken bulunduğunuz ortam uygunsa çok büyük bir ihtimalle en az bir kez kendi dirseğinizi öpmeyi deneyecek, beceremeyince biraz da hile yaparak kendi dirseğinizi yalamaya bile yelteneceksiniz. Hatta bununla da yetinmeyeceksiniz daha sonra ki bir zamanda yakın çevrenizle dirseğinizi yalayabilir misin oyunu oynayıp, o sırada gaza gelip tekrar deneyeceksiniz.

Merak etmeyin siz sonu hüsranla biteceği baştan belli olan bir anlık heyecanlar için gaza gelip kendini yok yere küçük düşürecek tiplerden değilsiniz. Asıl gaza gelip kendini daha feci şekilde küçük düşürenler, dirseklerini öpebildiklerini ve çevrelerinde başka hiç kimsenin dirseğini öpemediğini farkettikleri anda gezegenimize Mars’tan gelen kapsülden yeni inmiş yaratığın göreceği ilgi ve alakanın gösterilmesini bekler bir edayla Guiness Rekorlar kitabına başvurup sahip oldukları bu özelliğin gerçekten çok az insanda bulunduğunu ve fakat bu yeteneklerinin eşsiz kabul edilebilirlikten uzak olduğunu öğrenen kendi dirseğini ve Guiness Rekorlar Kitabına çıkmak yerine avcunu yalayanlar olduğuna, biz dirseğini öpemeyenler toplu bir şekilde inanıp içimizi rahatlatabiliriz isterseniz.

Bu arada dirseğimizi neden öpemediğimiz sorusunun cevabını benden çok daha aklı başında insanların çok da ayakları yere basan kuramlar kurarak bulmaya çalıştığına eminim. Örneğin Da Vinci’nin meşhur Vitruvian Adamını çizdikten sonra, aynı zamanda anlamsız ama ilk bakışta hemen yapılıverecekmiş gibi duran ama hiç bir zaman yapamadığımız kendi dirseğimizi yalama eylemi üzerinde yüzünde muzip bir ifadeyle kesinlikle kafa yorduğunu iddia etsem, bunun aksini bana hiç kimse ispat edemez. Öte yandan malum biz Türk’ler karşımızdakinden üstün olduğumuzu, kendimizin de rahatlıkla öpebildiği elimizi öptürerek onaylatma takıntısında olan bir toplumuz. Eminim 1980’lere kadar çocuk olmuş pek çok insan, oynadığı oyunun tam ortasında, acil bir şekilde içinde tıka basa yetişkinin olduğu bir odaya çağırılıp, kendisine uzatılan ellerin hepsini öpmeyi bitirmeden bir çocuğun en doğal hakkı olması gereken oyun oynama özgürlüğüne sayısız defa geri kavuşamamıştır. Halbuki, bu konuya bir alimimiz, bir kanaat önderimiz kafa yormuş olsa ve “Yav arkadaş, biz Türk’ler niye küçük gördüklerimize elimizi öptürüyoruz ki, canı isteyen herkes kendi elini öpsün, biz küçüklerimize dirseğimizi öptürelim, hiç birimiz kendi dirseğimizi öpemiyoruz bari bu toplumsal takıntımız bir işe yarasın” demiş olsaydı fena mı olurdu bir düşünsenize.


Biz toplum olarak yakaladığmıza elimizi öptüre duralım, tarih boyunca bir çok bilim ve sanat insanı, doğadaki, insan vücudundaki oranlardan esinlenerek, söz konusu oranları, mimaride, resimde ve fotoğrafta bir çok esere yansıtarak eserlerindeki oranın altın olması arayışı içine girmişlerdir.

Diğer yandan ilim, bilim, sanattaki oranı, altını falan bir kenara bırakıp hayatı boyunca gerçek anlamda parayı, pulu, altını bulmuş insanlar ise eninde sonunda,  kendilerini sanata vurmuşlardır. Altta gördüğünüz, Las Vegas’ın yarısına sahip (olası Türk refleksi sorularına ben de tik olarak baştan cevap vereyim, Vegas’taki benzicilerin tamamı onların mı bilmiyorum) Steve Wynn de bahsettiğim kural için bir istisna teşkil etmiyor. Kendisi Vegas’ta son dönemde yapılmış Belaggio, Encore, Le Reve gibi dünya çapında tanınmış otellerin sahibi ve aynı zamanda dünyanın en zengin ilk 500 insanından biri.



Wynn’in kişisel resim kolleksiyonunda, Cezanne, Gogh, Manet, Matisse, Gaugin gibi bir çok dünya çapında ressamın paha biçilemez eserleri mevcut. Ancak içlerinden bir tanesinin yeri Wynn için çok farklı ve en gözde otellerinden birinin ismi (dikkatli okurun şimdiye kadar çoktan farketmiş olduğu gibi) bu ünlü tablonun ismi ile aynı. Picasso’nun 1932 yılında kendisi 50 yaşındayken 22 yaşında olan sevgilisi Marie Therese Walter’a adadığı, bir önceki yazımda kendisinden bol bol bahsettiğim “Maldan Anlayan Adam – Victor Ganz”ın 1943’de varını yoğunu harcayıp 7000 doları eşinden dostundan buluşturup, bütün hayatı boyunca mütevazı evinin salonunun duvarına astığı, kendisinin ve karısının ölümünün ardından varislerinin veraset vergisinin altından kalkabilmek 1997’de 48.4 milyon dolara ismi açıklanmayan bir sanat severe satmak zorunda kaldıkları “Le Reve”den başkası değil.

Wynn 1999’da ismi açıklanmayan bir kolleksiyoncu tarafından Ganz’lardan satın alınan bu eşsiz tabloyu, 2001 yılında satın aldıktan bir süre sonra 2006’da satmaya karar verir. Uzunca bir süredir tablonun peşinden koşan ve aynı zamanda Wynn’in yakın arkadaşı olan bir başka milyarder Steven Cohen için Le Reve’e sahip olabilme fırsatı, 149 milyon dolar ödemekten daha travmatik olmalı ki, iki arkadaş aradaki bir takım uzman ve simsarların da katılımı gerçekleştirdikleri görüşmeler neticesinde satış için anlaşmaya varırlar. Üzerinde anlaştıkları bedel, o zamana kadar bir sanat eseri için ödenecek en büyük meblağ olacaktır.

Anlaşma oldukça basittir. Cohen’in temsicisi olan bir eksper Le Reve’i inceleyecek, yazdığı rapor eserin otantik ve mükemmel bir durumda olduğunu onaylarsa, para ve malın transferi gerçekleşecek ve satış sözleşmesi tamamlanacaktır. Perşembe günü gelen eksperin incelemesi aynı gün sorunsuz biter. Cuma günü rapor yazılır, geriye kalan tek işlem, haftasonundan sonra paranın transferi, yani o seviyede insanlar için artık detayların halledilmesidir.

Aradaki haftasonu Wynn için diğer hafta sonlarından çok da farklı planlanmamıştır. New York’dan dostları gelir, her zaman olduğu gibi otelinde konaklarlar, Wynn konukları ile beraber yedikleri akşam yemeğinde Le Reve’i sattığını söyler, ve arkadaşlarından bir kaçı, elinden çıkmadan önce son bir kez Türkçe karşılığı ile Rüya’yı görmek istiyoruz derler. Wynn, Le Reve’in satış anlaşmasından dolayı otelin lobisindeki muhafazasından kendi ofisine taşındığını, Pazar günü ofisinde olacağını ve uğrarlarsa memnuniyetle eseri görebileceklerini söyler. Ertesi gün yani Pazar günü arkadaşları Wynn’in ofisine gelirler, ofiste cam korumaların içinde çok değerli başka tablolarda bulunmakla beraber, Le Reve yeni sahibine nakledileceği günün arifesinde belki de son bir kez cam koruması olmadan duvarda öylece durmaktadır. Objelerin açısını ve konumunu düzgün algılamakta sıkıntı çeken Wynn konuklarına tabloları her kolleksiyonerin yapacağı tatlı dille anlatırken Le Reve’e arkasını döner, anlık bir hatası ile  güzeller güzeli Reve’e sağ dirseğini geçirmesi ile resimde yaklaşık 10 cm’lik yırtığın oluşması aynı anda olur. Belki de sırf arkadaşlarını mutlu etmek için ya da daha beteri sırf onlara kibar görünmek için yaptığı bir eylemde böylesine bir batağa saplanan bir insanın ağzından çıkabilecek en nazik ifade Wynn’in ağzından çıkar ve etrafındakilere, “Bunu iyi ki ben yaptım, siz yapmadınız” der.

Wynn, konukları ile akşam yemeğinde biraraya gelir. Çevresindekiler, sonuçta bu bir resimdi ve benimdi, kimse ölmedi ya da hasta olmadı şeklinde kalender açıklamalarını yapmaya devam eder. Hatta söylentiye göre Le Reve’i Picasso’nun 5 saatte yaptığı, dolayısı ile başına gelenlerin çok da abartılmaması gerektiğini bile söyler. Sonraları Wynn’in konuyla ilgili BBC’ye verdiği açıklamayı görmek isteyenler, aşağıdaki video’nun 45. dakikasını inceleyebilirler.


Kullandığınız cihazda yukarıdaki video direkt açılmıyorsa bu linke tıklayabilirsiniz.


Ertesi sabah anlaşmanın karşı tarafındaki sanat komisyoncularına ve alıcı tarafa yaşananlar ulaştırılır. Le Reve Wynn’in özel jetinde, New York’a aldığı zararın alıcı tarafından tespit edilmesi için götürülür ve zararın tam büyüklüğü belirlenene kadar satış anlaşması fesh edilir.

Bu arada Wynn ve karısı için bu yaşananlar, Le Reve’i satmamaları gerektiğine dair ilahi bir mesaj olarak kabul edilir ki bir çok insan başına gelen felaketlerle başa çıkabilmek için rasyonelleştirme yapamazsa zihnindeki irrasyonelleştirme mekanizmasını çalıştırır. Resmin üzerinde açılan yaklaşık 10 cm’lik yırtık, 90.000 dolar ve 6 haftalık emek karşılığında kusursuz ve pürüzsüz bir şekilde onarılsa da o dönem için planlanan satış artık gerçekleşmeyecektir. 

Bu arada mükemmel bir şekilde restore edilmiş eserine tekrar paha biçtirdiğinde 149 milyon dolarlık eserinin artık 84 milyon dolara düştüğünü öğrenen Wynn, konuklarına gösterdiği nezaketi sigortacısına göstermez ve dirseğiyle eseri yırtmadan önce anlaştığı satış fiyatı ile yeni satış fiyatı arasındaki fiyat farkını hiç düşünmeden eserin sigortasını yapmış olan Llyod’s of London’dan talep eder. Sigortacılar bu parayı tabii ki ödemeye hiç hevesli olmazlar ve aralarındaki mesele Wynn’in açtığı dava neticesinde, tarafların hakim karşısında vardıkları ve detayları açıklanmayan özel bir anlaşma ile tatlıya bağlanır.

Bu arada Cohen’in Le Reve’e olan tutkusu, eserin talihsiz ama tarihi bir dirsek darbesi ile yırtılmış olması nedeni ile dinmez, belki bu anlamda zaman içerisinde daha rasyonel düşünmeyi başarır ve insanın sevdiğinin basit bir dirsek darbesi neticesinde değerinin kaybolmayacağına karar verir, yine de hepimizin zihnimizde olan belki irrasyonel karar verme mekanizması baskın çıkar ve 2013’te Le Reve’e 150 milyon dolar öder.

Le Reve, yani Rüya, eminim dünya üzerinde bir çok insanın rüyalarını hala süslemeye devam ediyordur.









WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑