YouTube Ne Demek ?

Ayıptır söylemesi YouTube’ü kurulduğu 2005’in hemen sonrasına denk gelen bebekliğinden beri bilirim. Internet’te yeni patlayacak ne var diye araştırma yaparken ki bu araştırma o zamanlarda benim için, güzel bir soft phone ya da öyle kapasitesi 10 binleri bulan sağlam bir session border controller keşfetmek  demekti ki bir şekilde YouTube diye bir site keşfetmiştim. Açıkcası çok da oralı olmamıştım. Belki site ile ilgili yayınlanan cesaret verici bir kaç eleştiriyi okuyup bir kaç eşe dosta, bakın ne buldum diye mail atmışımdır hepsi bu. Bu arada büyük bir dürüstlüklükle belirtmeliyim ki, zihnimin bana hatıra olarak servis ettiği bu hikayenin gerçekliğini kendime bile ispat etmek için, bir önceki yazımda bahsettiğim iyi bir dijital arkeologa ihtiyacımız var. Önce benim o dönemlerdeki arama patternlerimi çıkartmalı, sonrasında ise bahsettiğim maili atıp atmadığımı, o dönemde kullandığım MS Exchange’in E-posta sunucusunun SMTP ya da X.400 connectoru logları içerisinden çıkartabilmeli diye hikaye uzar gider, biz konumuza dönelim.

O yıllarda sitenin tarihin akışını değiştirecek ölçüde büyük bir fenomene dönüşeceğini anlamamış olmamı, daha doğrusu yakaladığım balığının ne kadar büyük olduğunu hem kendime hem çevreme hakkıyla anlatamamış olmamı her zaman kendi içimde eleştirmişimdir. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu naifliğimin sebeplerini anlıyorum;

1. YouTube insanların kendi çektikleri video’ları paylaşabildikleri bir site olduğunu söylüyordu ki, bu o zamanlar bedavaya verilen devasa veri kaydetme hizmeti dışında çok da anlam taşımıyordu.

2. O zamanlar insanların sonsuz bir görüntü paylaşma eğilimine girmek gibi bir dertleri yoktu. Çünkü ellerindeki görüntüler genellikle konvansiyonel kameralarla çekilmiş ev yapımı aile videolarıydı.

3. Kimsenin o dönemde her saniye ellerinde taşıdıkları bugünkü gibi yüksek çözünürlüklü kameraları yoktu.

4. İnsanların, yanlarında yüksek çözünürlüklü video kameraları olsa dahi, bu görüntüleri bırakın internet’te çevreleriyle paylaşabilecekleri mobil geniş bant erişimleri, görüntüleri doğru düzgün saklayabilecekleri dvd’ler dışında saklama kapları bile yoktu. (İlerideki  antika vintage meslek, mini-dv kasetleri cloud’a atıcılar olursa şaşmayın)

Hal böyle iken youtube güzel bir fikirdi ama fenomen olabilir miydi çok da anlaşılmıyordu, diyeceğim ama kurucuları sitenin asıl değer teklifini kocaman harflerle sitenin adına yazmışlardı işte. “YOU TUBE”  – Broadcast Yourself.

İtiraf ediyorum asıl cahilliğim bu noktada devreye girmişti. İsmin içindeki değer teklifini bir türlü anlayamamıştım. Onu bırakın YouTube ne demek onu bile anlamamıştım.  İsmi garip karşılamış, ingilizlerin Londra Metro’sunu the Tube olarak adlandırdıklarını, o dönemde bir arkadaşımın, bir süredir Londra’da yaşamakta olan başka bir arkadaşının kendi kültürüne yabancılaşmış olmasını, “metroya binelim bile diyemiyor, tube’u alalım diyor, ne Türk ne İngiliz, garip biri” diye betimlemiş olmasından biliyordum ve you tube ismini görünce zihnim bu garip ismi sadece metro ile ilişkilendirebilmişti. Bu arada İngilizlerin de 19 yüzyılın sonunda yapılmaya başlanan Londra Metro alt yapısını tube olarak nitelendirmelerinin ardında, çok da makul gerekçeler olduğunu, inşaat sırasında sistemin yer altına giren girişlerinin tübe benzeyen görüntülerinden kaynaklandığını yıllar sonra okuduğum bir makaleden öğrenmiştim.

Tüpten tren çıkıyor


Neden sonra YouTube isminin esvabı mucizesinin, film yönetmenlerinin sette oturdukları portatif sandaylelerinde, ekibe gerekli komutları vermek için kullandıkları borazanı ifade ettiğine uyandım. Evet site diyordu ki, yönetmen sensin, ya da borazan sende ya da her neyse, sen ne istersen bunu yayınla. Evet fena değildi, iyi bir marka, değer zinciri ilintisi olabilirdi ama işte, çok da abartacak birşey yoktu. Vimeo, vidivoda, uzmantv, tvyo, ya da atıyorum zikizoko bunlardan da gayet güzel video portali isimleri oluyordu doğrusu.

Ta ki dün akşama yani 31 Mayıs 2013’e kadar konu benim zihnimin derinliklerinde park edilmişti ki, ismin esasında ne kadar derin bir anlamı olduğunu iliklerime kadar hissettim. YouTube’amamak ne demekti bize sevgili medyamız çok güzel gösterecekti.

Önce Nakkaştepe’de biten bir dost yemeği ardından çıktığım otoparkta gözlerim yanmaya başladı. Şalgama vücudumun allerjik bir reaksiyon gösterdiğini düşünürken, birden Taksim meydanında sıkılan biber gazlarının boğazın karşı tarafına kadar ulaştığını farkedip şehrin öteki ucunda bahsedilen olayların vehametini anlamaya başladım. Ufak bir yolculuktan sonra eve varıp, olanı biteni televizyon kanallarından hissetme arzusuna kapılmışken, gerçeklerle yüzleştim. Borazan başkalarının elindeydi ve benim, senin, bizlerin evlerinde gösterilemek için tasarlanan haber filmlerinde bu olaya yer yoktu.

İstanbulun göbeğinde olanı biteni takip etmenin tek yolu internet’ti. Bu da kendi içinde ikiye ayrılıyordu,

1. Sabit internet: Yani evlerinde oturup, olan bitenle ilgili sağdan soldan duyduklarını, benim gibi, retweet eden, linkleyen, yazan insanlar,

2. Mobil internet: Gerçekten olayların merkezinde olup da ellerindeki akıllı telefonlar ve mobil broad band erişimi ile, ana akım medyaya ihtiyaç duymadan en azından kendi sosyal medya çemberlerine yayınlayabilen insanlar.

Bütün ana akım televizyonlar yaşanan olayları tabiri caizse sansürlediler.  Yine de teknoloji konusunda eli yatkın insanlar olanı biteni kendileri kendi sosyal çemberlerine ulaştırmayı başardılar. Bu insanlar akıllı telefon sahibi, mobil internet’i etkin olarak kullanabilen ve gerçekten ve kendi hayatlarının yönetmen koltuğuna oturmayı başaran insanlardı esasında. Malesef çok değerli bilgileri ve görüntüleri paylaşıyor olsalar da ulaşabildikleri kesim yine akıllı telefonlardan ve internet’ten kendilerini takip eden uyanık azınlıktı. Çoğunluk ise çoktan televizyonlarında güzellik programlarını izleyip uykularına dalmışlardı. Moldov ata sözü doğruydu, köy yanıyor, teyzem saçlarını tarıyordu adeta.

Gezi Parkı olayları sırasında medyanın tutumu bana çok net olarak gösterdi ki herkesin kendi hayatının filminin yönetmen koltuğuna geçip neyi ne zaman ne şekilde izleyeceğine ve izleteceğine karar vermesinin zamanı geldi. George Orwell’in 1984’ündeki sistemin robotlaştırılmış insanlarına benzemek istemiyorsak ihtiyacımız olan şey çok basit. Akıllı bir telefon, mobil internet bağlantısı ve vicdanımızın kabul etmediği olayları çekip paylaşıp demoktratik tepkimizi gösterecek kadar biraz cesaret !!!  YouTubemazsan, Tube’ü youlatırlar desem çok mu ayıp olur ?

YouTube – Broadcast yourself.




Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: