Koşarken Karşımdan Geçenler

Bu sene kafayı düzenli olarak orta mesafe koşmaya takmış bulunuyorum. Hafta sonları fırsat buldukça yağmur çamur dinlemeden İstanbul’un kuzey bölgesinde kurtarılmış cennet Belgrad ormanındaki Neşet Suyu parkuruna gidip duruma göre 1 ya da 2 tur koşuyorum, bu da haftada sadece bir gün ve bir tur koşabildiysem en az 6 kilometre, iki günde ikişer tur koşabildiysem de en fazla 25 kilometre ediyor. 



Bu takıntımın benim için birden fazla anlamı var. Birincisi sanırım biraz atalarımdan bana kalan genetik miras, biraz da kaderimin ve benim ortaklaşa üzerine ektiğimiz tüyler sayesinde, henüz 40 yaşıma gelmeden şeker, tansiyon ve kollestrol üçlemesine erken yaşta sahip olmuş biri olarak, sanki hiç bir kronik hastalığım yokmuş ve domuz gibi sağlıklıymışım gibi koşuyor olmak benim için bu hastalıkların ayağıma dolanması ve yaşam kalitemi düşürmesini önlemenin bir yolu, belki bir nevi yok saymak. İkincisi, koşmak, sanırım vücudumun yapmak için tasarlandığı tek spor. Her ne kadar az biraz voleybol oynayabiliyor olsam da topla yapılan sporlara karşı hiç bir zaman yeteneğim olmadı. Okul hayatımda spor müsabakalarında o da elde edebilirsem tek başarımı kısa boyuma karşın güçlü bacak kaslarımla elde ederdim, sadece diğerlerinden kısa mesafede daha hızlı koşar ve bir pireyi andıran bir şekilde sıçrardım hepsi bu. Örneğin lise hayatımdaki futbol maçlarında onlarca defa penaltı yaptırıp, o penaltıları yaptırdığım için futbol takımını oluşturan erkek çocuklar hiyeyarşisinde penaltıyı atma hakkını yaptıran atar kuralına uygun olarak ben kazanmış olsam da hiç bir zaman “penaltı kaleciyi ters köşeye yatırarak nasıl atılır sorunsalını” zihnimde çözemediğim ve bu takıntımdan kurtulamadığım için topa karma karışık bir kafa ve deneysel bir ayakla vurduğum için, bir kez bile penaltıdan gol atamamışımdır. Bu problemimi gidermek için orta sonda iken, o zamanların Antalya’sında kitapların tek satıldığı yerler olan bir kırtasiyecinin kitap raflarında rastladığım Peter Handke’nin Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi’ni büyük bir umut ve heyecanla satın almış, bir çırpıda okumaya çalışmış, elimdeki hayatın hiçliği üzerine kurulmuş modern Alman edebiyatının en önemli eserlerinden biri ile çaresizce kalmış, hafif aradığını bulamamanın vermiş olduğu umut kırıklığı, biraz da okuduğudan pek az birşey anlamamanın verdiği hırsla kitabı bir çırpıda okumuş ve bir kenara atmıştım.

Neyse Peter Handke’nin ve benim mikro tarihimdeki becerilememişler işlerin başında gelen doğru düzgün penaltı atamamış olmayı bir kenara bırakacak olursak, koşmak benim için aynı zamanda hafta içinde zilyon tane konuyla dolmuş kafamı boşaltmak, kendimle yarışmak, vücudumu zorladıktan sonra hala bir kalp krizi ya da felç geçirmemenin verdiği heyecan ve özgüven dışında çok keyifli bir manzara karşısında hayaller kurmamı da sağlıyor. Bahsettiğim çok keyifli manzara Belgrad ormanın müthiş doğa manzarası değil,  karşımdan akıp giden insan tiplemeleri…

Bir: Evden çay içmeye diye çıktık, kendimizi ormanda bulduk sülalesi 

Bu tipleri 6 kilometrelik parkurun genellikle başlarında görürsünüz çünkü üzerlerindeki, montlar, kabanlar, topuklu ayakkabılarla parkuru bitirmeleri imkansızdır. Genellikle akrabalık ilişkisinde oldukları irili ufaklı bir toplulukla hareket ederler, parkuru tüm sülale eksiksiz katıldıkları düğünlerden alışık oldukları şekilde, sanki halay çekiyormuş gibi sağdan sola sistematik bir şekilde işgal ederler ve karşıdan gelen pusetli ya da vahşi köpekli tipler dışında kimseye yol vermezler. Yüzlerinde devamlı ya yanlış seçim yaptım, ya da yaptığım seçimle ilgili en ufak bir fikrim yok, hayırlısı ise olsun ifadesi bulunur. En büyük özellikleri, insanların uzun yürüyüşler yapmak ve koşmak için geldikleri bir koşu parkurunda, üzerlerinde bir tane bile sporla ilgili aksesuar ve giyecek olmamasıdır. Grubun alfa erkeğinin üzerinde genellikle tek ceket ya da pastel renk bir takım elbise olur.

İki: Analitik Biradeler

Bu tiplere çok nadir rastlanır, çünkü genellikle gün içinde kafalarını bir kez bile dışarı çıkarmadan ortak işlettikleri bir aile işletmesinin başında dururlar. Yeterince şanslıysanız gözlenmeleri en keyifli tiplerdir. Genellikle ya bekardırlar, ya da eşlerini evde bırakmışlardır bu sayede abi kardeş eski günlerdeki gibi doğal bir takım oluşturabilmişlerdir. Kafa yapıları, hayata bakışları ve saç traşları genellikle abi kardeş aynıdır, ancak sakal traşlarında ufak da olsa bir farklılık illa ki vardır.  Genellikle abisinden daha liberal yetiştirilmiş, bu yüzden biraz daha dışa dönük ve uçarı küçük, abisine yen iş planlarından bahsederken, abi de gözler yukarı sağa kaymış bir şekilde anlatılan iş fikrinin fizibilitesini yapar.




Üç: Fönüm olmadan asla diyen 23 – 30 yaş arası max faktor kadınları

Fazla tarife gerek yok, bu tipler günün her saniyesini güzellik ve endam sergilemek olan ana var oluş nedenlerine adarken yanı sıra yemek yemek, hasta ziyareti yapmak, ya da ormanda yürüyüş yapmak gibi tamamlayıcı faaliyetlerde bulunurlar. Dolayısı ile bu arkadaşlar için işin özü “güzelim ormanda yürümek değil, ormanda yürürken güzelim demektir”. Çok şanslı iseniz birkaçını yokuş aşağı koşuya geçmiş halde yakalasanız dahi, o koşu o bir parmak makyaj akmaya başlamadan çok önce sonlanır.


Dört: Bu aralar çok takıldık, artık biraz da kendimizi doğaya verelim triosu. 

Bu tipler nedendir bilinmez genellikle 3’lü halinde gezerler. 3 erkek, 3 kız, 1 çift + yancı kanka  ya da +yancı kankiş modelleri vardır. Yaş aralığı genellikle 24-29 arasında, bir işe ve ve kendilerine ait bir arabaya yeni sahip olup, elde ettikleri özgürlüğü evlenerek geri vermek niyetinde değillerdir. Bu aralar takım halinde alemlere akıldığı, biriktirdikleri hikayeleri birbirlerine hararetli hararetli anlatmalarından, ya da artık birbirlerine birşey anlatacak yüzleri kalmadığı için ağaçlara boş boş bakarak üzerlerindeki elektriği atmaya çalışmalarından anlayabilirsiniz.

Beş: Canım önce ben nefes almadan konuşuyorum, sen susuyorsun, sonra sen nefes almadan konuşuyorsun ben susuyorum, yüksek tempoda 50 dakika sürecek yürüyüşümüzün sonunda hiç birimiz hiç birşey hatırlamıyoruz metodu ile birbirlerine beleşe terapi yapan “Yaş gelmiş kırka, beyaz yaka, sonsuz tasa” çalışan kadın ikilisi.

Bu tipler ormanda bol miktarda bulunur. Genellikle yeter artık dünyanın da kocamın da uzun saçımın da tasasından bıktım deyip, yıllarca beline kadar uzattıkları saçlarını küt kestirmiş, iş hayatında bir noktaya gelip, görünmeyen bariyerlere çarpmış gelir seviyesi ortanın üzerindeki orta yaş krizini yeni atlamış tiplerdir. Üstlerinde muhakkak iyi markaların iddialı olmayan modelleri bulunur. Vücut dilleri hafif birbirlerine dönüktür ancak konuşurken birbirlerine bakmazlar, bakışları vücutlarından 3 metre kadar ileride göbek hizalarında gizemli sanal bir noktada kesişir. Bu halleri ile sanki ortaklaşa birşeye bakıyorlarmış ya da bir olayı ortaklaşa tekrar canlandırıyorlarmış izlenimi verirler. Konuştukları konular genellikle ofisteki anlamsız vukuatlardır. Bu konular ofis dışında bir araya geldikleri her fırsatta ve her ortamda sonsuz bir döngü içinde konuşulduğu için bu kadınların kocaları mümkün olduğunca bu ikilinin olduğu ortamlardan uzak durur, dolayısı ile ormanda eşlerini görme imkanınız yoktur. 

Altı: Hanım koş, doktor sen de kollestrol var dedi, bir tur ormanda yürüyelim de 45 senenin bakiyesi silinsin diyen orta yaş amcalar. Bu tiplerden muhakkak çevrenizde vardır ya da Allah gecinden versin olacaktır. Eşleri tarafından zorla götürüldükleri ilk dahiliye muayenesinde yapılan basit bir kan testi sonuçlarında kendilerine reçete edilmek istenen ilaçlara doğal direniş gösteren bu tiplerin ilk tepkisi, sanki ormanda yürüyüş yapınca zaman geri gidiyor ve gençlik geri geliyor edasıyla, en son mezun olduğu lisedeki beden dersinde giydiği eşofmanları giyip bir hışım yürüyüş yapmak olur. Bu amcaların ilk düzlükte hızla başlayan yürüyüşü, çok sürmez orman içinde şekere kollestorole bu böğürtlenler iyi gelir mi acaba nidası ile Charles Darwin’in Galogapos adasındaki keşif seyahatine döner ve bir daha tekrarlanmaz.



Yedi: Kendisine layık gördüğü karşısından gelen her tipe  “Beni tanıdın mı ? Kesin tanımalasın. Tanımadın mı ? Sen tanımazsan ben seni kesin tanırım !!! Kimdin lan sen ?” bakışı atmaktan bir türlü vaz geçmeyen sektörel abiler. Bu tipler toplumumuzda erkeklerden çıkar, çünkü bizim toplumumuzda kadınlar doğal olarak ormanda karşısından kan ter içinde koşan tanımadığı bir erkekle uzun süreli göz temasında bulunmazlar. Bu abiler genellikle ormanı sosyalleşmek için kullanırlar. Yanlarında o gün sosyalleşmeyi uygun gördüğü arkadaş grubu olur ancak gözleri ve zihinleri devamlı karşıdan gelenleri yüz tanıma fonksiyonu yüklenmiş mobese kamerası gibi tarayıp durur. Özellikle sizi, kendi içinde bulundukları sosyal grubun bir üyesi olarak değerlendirilerse, hava sahasını ihlal eden düşman uçağına kitlenen radar gibi cephelerinden geçene kadar gözlerini size kilitler ve “oğlum ben sen hep takım elbise içinde görüyorum, ondan o şort tişörtün içinde çıkartamadım, ama dur seni tanıyorum, kimdin lan sen?” bakışı atarlar.  Hiç tanımadığınızı bile bile selam verirseniz, muhakkak sizi sanki 40 yıldır tanıyormuşcasına selamınızı şaşalı bir şekilde alırlar.   

Sekiz: Hayatını terlemeye adamış orta saha, orta direk, orta karar insanlar. Terlemek bizim toplumuzda birşeyi elde etmek için de, bir hastalıktan kurtulmak için de hiç şikayet edilmeden geçilmesi gereken bir evre olarak kabul edilir. Örneğin aspirinin mucizesinin ağrıyı geçirmesi değil, terletebilmesidir bir çoğumuz için. Durum böyle olunca da terlemenin mucizesine sualsiz inanan bir çok insanımız için, spor yapmak bizi terlemenin nirvanasına çıkartacak, bu sayede bütün kilolarımızdan, bütün toksinlerimizden ve dahi her türlü derdimizden kurtaracak ufak bir araçtır. Dolayısı ile bu tipler, sıcak bahar günlerinde dahi, %100 naylondan yapılmış eşofmanlarının altına kat kat giyinip, vucutları ile dış ortam arasında en ufak bir hava kaçağı kalmayacak şekilde fermuarı da boğazlarına kadar çekip yapacakları koşunun ardından vücutlarından boşalacak terlerini gururla ve keyifle emdirecekleri havlularını biraz da terliyken üşütme korkusuyla enselerine sarmışlardır. Genellikle “formanın hakkını verip” terlerler, ancak beyin spor sırasında belli bir sıcaklığı geçtikten sonra otomatik olarak vucuda “cut off” sinyali gönderdiği için güzelim parkurun hakkını veremezler, yarı yolda kan ter içinde dururlar.

Dokuz: Mezarda bile koşarım, diyen iron man dedeler. Bu tipler, ellerinde sigara içen yeni yetmelere büyük bir şefkatle yaklaşıp, “one apple a day, keeps the doctor away” dedikten sonra, evladım yazık etme kendine, bak gencecik adamsın deyip, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle uzaklaşan, sokaktaki gönüllü halk sağlığı elçileridir aynı zamanda. Hayatlarını düzenli sporla geçirmişler ve yaşları ne olursa olsun bu alışkanlıklarından vaz geçme niyetinde değillerdir.  Emekli ast subay, subay, profesyonel sporcu, postacı, jeolog, gibi işi zaten yürümek ve spor yapmak işin bir parçası olduğu meslek grupları bu sınıfın çoğunluğunu teşkil etse de, zor iş, zor eş, zor hayat, zor kişilik gibi söküp atamadıkları çilelerini sporla yönetmeyi öğrenen azimliler arasından da çıkarlar. Omurgaları eğrilmiş, kamburları çıkmış olsa da, ellerinde yürüme batonu mükemmel bir tempoda hiç durmayacakmış gibi emin adımlarla yürürken ve koşarken çevrelerine pozitif bir enerji saçarlar.

On: Yeter artık ne pahasına olursa olsun 37 beden olacağım diyen hırslı tombullar. Bu arkadaşlar orman camiasının en saygı duyulası kitlesini oluştururlar. Özellikle armut bedenli güzel yüzlü ablalar bu tanıma uyarlar. Herşeyim harika, eğitimim var, yüzüm güzel, içim güzel, ailem güzel, ah o popom yok mu, artık kafaya taktım, gerekirse Eğridir Komando Okulu’na yazılacağım, eriteceğim edası ile kıp kırmızı olmuş suratları ile koşarken görebilirsiniz. Aralarında düzen intizam program versiyonlarını, her hafta aynı saatte aynı yokuştan geçen haftaya göre 500 gram incelmenin verdiği hırsla aşağı doğru koştururken görebilirsiniz.

Onbir: Kışın ortasında bulutlu günde gözümde güneş gözlüğü kafamda kasket, tek derdim beni ünlü zannet. Bu tiplerden şaşırtıcı derecede çok vardır. Ormanda koşmak sanki çok gizemli bir ayinmiş gibi, bu eylemleri sırasında özenle yüzlerini kamufle ederler. Bazıları o güneş gözlüğüne dünyanın parasını verdim anacım, sadece yazın takınca sermayesini çıkartmıyor, taksi gibi 2 vardiya işletiyoruz, ben gececiyim şimdi ben sürüyorum o gözlüğü kafasındadır. Bazıları da ormana ilk gelişimiz, raconu bilmiyoruz, ne olur ne olmaz, gözlüğü takalım da sonra bizi kimse ayıplamasın havasındadır. Kardeşim, çıkartın gözünüzden o saçma sapan gözlükleri, bakın doğaya oh mis gibi, hasta etmeyin adamı !!!

Not: Bu yazıyı, tek bacağı olmadığı halde, yerde sürünerek bir yokuşu 7-8 yaşlarındaki oğluna eşlik ederek inmeye çalışırken, dayanamayıp “bravo birader” diyerek tebrik ettiğim ve hızlıca ellerimizle çakıştığımız tanımadığım güzel insana hediye ediyorum. Şu ana kadar ormanda karşımdan gelmiş binlerce insan içinde beni en çok etkileyen sen oldun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: